18 Şubat 2015 Çarşamba

kız çocuğu






En çok sorduğum sorunun "neden?" olmasının anlamı ne?
Bir şeyler ters gidiyor. Anlamakta zorluk çektiğim bu kadar çok şeyin olması etrafımda, doğal mı?
Ya bende bir sorun var, ya da çevremde.

Neden? sorusunu kendi kendime sorduğum ilk anımın bende hayal kırıklığı ve çaresizlik duygusu yarattığını hatırlıyorum.

Mahalledeki tek ya da iki katlı evlerin müteahhite verilerek karşılığında üç, beş daire artı iki dükkan alındığı zamanlardı. Biz; babamın her bahar hafta sonlarında,toprağını çapalayıp çiçeklendirdiği bahçe içinde, geniş balkonlu, büyük camlı ferah evimizde oturuyorduk. Kardeşim bu evde, ben ise yanımızdaki eski evde doğmuştum. Bu evin temelinde oynadığımı hatırlıyorum. O zamanlar temel için kazılan devasa çukurlar yoktu. Onun yerine labirente benzeyen, iki metre boyunda ,evin planını andırır çukurlar kazılırdı. İnşaat alanları mahalledeki çocukların oyun alanıydı tehlikeli olmasına rağmen. Ayağıma az çivi batmadı buralarda tokyolarla atlayıp zıplarken. Yine de korkmazdım. Annem, babam da korkusuzdu o zamanlar.

Göğüslerimin belirginleşmeye başladığı günlere kadar, annemin bayramlarda dikip bana giydirmeye çalıştığı süslü elbiseleri saymazsak erkek çocuktan farkım yoktu. Ne yaşamımda, ne de oyun seçimlerimde dayatma yoktu ailemde. Kızlarla evcilikte oynardım, bisikletimi baştan aşağı söküp tamir de ederdim bahçemizde. Böylesi renkli ve özgürdü benim çocukluğum. Herkes koşulları elverdiğince oyalanacak bir şeyler bulurdu tatillerde. Kimi zaman bakkal Abdullah olur; boş boya kutularından yaptığım terazilerde evde fasulye, pirinç tartardım, kimi zaman da tuhafiyeci Nuray olurdum annemin dikiş kutusundaki eski düğmelerle.

Ancak büyümek kaçınılmazdı, yaşıtlarımdan daha geç olmasına rağmen kadınsı hatlarımın belirginleşmeye başlaması da. Bunu pek çokları gibi üzülerek değil, heyecan ile karşılamıştım başlarda. Ta ki bu yeni görüntüm nedeniyle önceden çok doğal kabul ettiğim bazı özgürlüklerim kısıtlanmaya başlanıncaya kadar.

Evlerde telefon olmadığı zamanların birinde bakkal Abdullah yan arsadan seslenerek bana telefon geldiğini bildirdi.Şaşırmıştık. Evde onca büyük insan dururken beni kim arardı?

Koşarak aşağı inip, bakkala gittim. Telefon ahizesi , tezgahın üzerinde yan yatmış beni bekliyordu. Merakla elime aldım. "Alo!" Karşıda kimse yok gibiydi. Neden sonra kısık, çekingen bir erkek sesi geldi kulağıma. "Buket hanımla mı görüşüyorum?" Şaşkınlığım iyice artmıştı. Bana hanım diye seslenen bir erkek.

Kalp atışlarım hızlandı. Kendini tanıttı sesin sahibi, devrik cümlelerle. Karşımızdaki inşaatı yapan müteahhitin oğluymuş. Koca adam. Benden nereden baksan on beş yaş büyük. Evdeyken ne zaman başımı çevirsem göz göze geliyoruz. İnşaatın ikinci katından sık sık beni izlerken yakalıyorum onu. Aramızda sadece bir sokak genişliği kadar mesafe var. Ben genelde evde balkonda ya da tüller açıkken ön odada rastlıyorum bu bakışlara. İlk fark ettiğimde  görmezden gelmiştim. Zamanla ilgimi çekmişti. Bazen çıplak yakalanmışcasına utanıyordum. Çirkinin teki diyerek tülü hızla kapatıyorum o bakarken. Sonra da merak ediyorum, hala orada mı diye. O yaz tatilinde yeni bir oyun keşfetmiştim kendime.

Sırrımı kimseye söylemedim. Sessiz kalmakla, onun sırrına da ortaklık etmiş oluyordum. Sokaktaki kızlı erkekli yaşıtlarımdan bir kademe yukarıda hissediyordum kendimi bu sır ile. Hatta oğlanlarla dalga geçiyordum içten içe. Pis sümüklüler. Onların ise ruh dünyamdaki değişimden haberleri yoktu. Kızlar büyüyüp serpildikçe daha kızsal oyunlara merak sarmışlardı. Bense bisikletin tamiriyle, müteahhitin benden hayli büyük oğlunun anlamlandırmaya çalıştığım ilgisi arasında iki arada bir derede kalmıştım. Kız olduğumu fark etmek ama fark ettirmemek, fark edildiği an da erkek gibi görünmeye çalışmakta zorlanıyordum. Çünkü aklımın bir yanı, kız olduğumu kabul ettiğim an başımın derde gireceğini biliyordu.

Ne yalan söyleyeyim;"evet benim " derken , o inatçı, arsız bakışların ardından bir görüşme , arkadaşlık teklifi geleceğini aklımdan geçirmiştim. Kafamdan olumsuz bir cevap hazırlamak üzereyken,  "sizden bir ricam olacak" dedi. Sustum ve bekledim. Uzun süren bekleyişin ardından tekrar konuşmaya başladı. "Ben,  Serap hanıma bir mektup yazdım, onu kendisine verir misiniz  diye soracaktım."

Serap hanım dediği, sokakta birlikte oynadığım Serpil'in dört yaş büyük ablası. Rahatlamıştım ama biraz da hayal kırıklığına uğramıştım. Peki ya o sürekli bakmalar falan neydi? Hanımlığım buraya kadardı. Sadık , küçük postacı kız olacaktım o mektubu götüren. O gün adını koyamadığım duygu aşağılanmaydı. Bunun adını koyunca , bugün babamın niye o kadar kızdığını daha iyi anlıyorum.

Bir yandan yalvarır gibi, diğer yandan dünyanın en doğal şeyini ister gibiydi telefondaki ses. Bunu yaparsam bana çok minnettar kalacakmış da, çok yardımcı olacakmışım da... Ne istesen yaparım ya da alırım cinsinden bir rüşvet de var mıydı işin ucunda, şimdi onu hatırlamıyorum. Bir ara sustu. Belli ki cevabımı bekliyordu. "Yapamam, babam çok kızar"  diyerek kestirip attım ve cevabını beklemeden telefonu kapattım. Bakkal Abdullah merakla beni izliyordu. Onunla göz göze gelmekten kaçınarak koşar adım bakkaldan çıktım. Doğru eve...

Evet işin aslı rahatlamıştım. Acaba mı diye bile aklımdan geçirmeyeceğim bir teklifti adamın ki. Benimle  de ilgisi yoktu ayrıca.

Eve adımımı attığım  an, babam karşıma dikilip sorguya başladı. "Kimmiş? Ne istiyormuş? Neeee! Ne cesaretle? Seni ne sanıyor?" Babamın tonu arttıkça, benim tonum düşüyordu. Bir süre sonra sesim duyulmaz oldu. Evin merdivenlerini birer ikişer atlayarak karşı binada soluğu alan babamı camda , tülün arkasından gördüm. İnşaatı yola birleştiren kalasın üzerinden hışımla geçerek, müteahhit hacıyı aramak üzere gözden kayboldu sonra. Olay benim boyumu aşmıştı.

Ne konuştuklarını bilmiyorum. Ancak o günden sonra, beni uzaktan sürekli izleyen gözlerin sahibi ortadan kayboldu. Sanki buharlaştı birden. Korkum geçmişti, merak ve heyecanım da. Çocukluğun geride bırakma hızına hep hayran kalmışımdır. Tek sorun, yaz tatilimin sayılı on beş günününde evden dışarı adım atmayacağıma dair babamın parmağını yüzüme sallayarak verdiği direktif idi. Bunu söylerken öyle sert, öyle buyurgan baktı ki gözlerime, soramadım "neden?" diye. Hele beni izlediğini söyleseydim neler olabileceğini bilmiyorum.

Hafızamı zorluyorum şimdi, hatırlamak için. Bu cezayı hak ettiğimi içten içe düşünmüs müydüm? Sanırım evet. O zamanlar bana böyle bir teklifin gelmesinde küçük de olsa karşı tarafı cesaretlendirecek bir payım olmuştu. Bunu karma karışık, yeni yetme duygularımla bile anlamıştım. Evde büyük olay çıkarmadan on beş günün geçmesi beklememe neden olan bu suçluluk duygusuydu.  Aksi taktirde tabiatıma aykırı bir davranış olurdu bu. Haklı olduğuma inandığım olaylarda sesim de, sözüm de boldu. Manasız yasaklamalara tahammülsüzdüm yalnızca. Artık sen bir genç kız oldun dedirten görüntüm ile ilgili değişimler, davranışlarımı kısıtlamama neden oldukları için hoşuma gitmiyorlardı.

Erkek kardeşlerim için değişen bir şeyin olmaması, kızgınlığımı daha da arttırıyordu. Ağabeyim, annem ve babamla benim aramda tampon bölgeydi. Çoğu, büyümenin getirdiği hayal kırıklığı, birazı da ergenlik asabiyetinden, yerli yersiz ağlayan, bağırıp çağıran, her söylenene itiraz  eden bir tip olup çıkmıştım. Her zaman üzerimde sakinleştirici etkisi olan, tanımakta olduğum bu yeni dünyada kızlarla erkekler hakkındaki kendi deneyimlerini benimle paylaşarak önüme ışık tutan ağabeyim, rol modellikte babamın önüne geçmişti. Babamı anlamam yıllarımı alacaktı.

Sert ve disiplinli bir adamdı babam. Ama benimle konuşurdu da aynı zamanda. Ben söz konusu olduğumda ortaya çıkan cinsiyetçi yaklaşımlarını, benim dışımdaki  kimseler için sergilediği demokratik yaklaşımlarla örtüştüremezdim bir türlü. Erkek arkadaşım olması konusunda tam anlamıyla maço kesilir, buna karşın ben başta tüm kadınların kendi ayakları üzerinde durmaları için okumaları ve çalışmaları gerektiğini savunarak beni hayrete düşürürdü. Kocamın olmadığı arkadaş toplantılarına katıldığımda , "bana ters ama sen işini bilirsin kızım" diyerek kendisine rağmen çevresi için değişimin kaçınılmaz olduğunu kabullenmeyi bilmişti. Bana her bakışında tipim de annemi, huyum da kendisini gördüğünü hissediyorum. Beni kucağına aldığı ilk an kendisiyle bu kadar atışan, iddialaşan bir kız olacağımı ummamıştır her halde. Bilseydi ,eminim yine de bu ismi koyardı bana .

Büyürken en çok şu iki cümleyi işittim babamdan:
"Annen; kızım benim gibi olmasın, hakkını savunsun dedi de, bu kadar olacağını beklemedi."
"Kızın olsun seni de göreceğim, onunla baş edemediğin anları izleyip keyfimden güleceğim."

Babamı kızımla ilgili keyiflendirdiğim günler oldu elbet. Ondört, onbeş yaşlarındayken gitmek için tepindiği metallica konserlerinin kapısında gece üçlere, dörtlere kadar onu beklediğimiz anlarda, günlerce surat asıp odasına kapandığında hep babamın kulaklarını çınlattım. O da inatçılık, kararlılık gibi dominant huylarının nesilden nesle taşındığını görüp keyiflenmiştir muhakkak.

Geçmişimden öğrendiklerimin üzerine, kendim de bir şeyler katarak büyüttüm kızımı. Onun da şansı, babamı aratmayacak kadar alakalı bir babaya sahip olmaktı. Bir de zaman itibariyle bana göre daha hoş görülü bir ortamda doğmuş olması. Arkadaşlarını tanımak istemek, gideceği yerleri, dönüş vakitlerini öğrenmek dışında konulmuş fazla bir kural yoktu onun için. Yaşı büyüdükçe özgürlük sınırlarını genişlettiğimiz kız çocuğu, daha küçükken bile politik davranarak bildiğini okuyordu zaten. Bunu sonraları, kendisi anlattığında öğrenecektik.

Kızım büyüdü. O büyürken bizi de büyüttü. İçinde iletişim olan ilişkiler, karşılıklı büyütüyor insanı.

Çocuk yetiştirme konusunda karne verilmiş olsaydı , benim karnem pekiyilerle dolu olurdu diye düşünürdüm. Ta ki bir gün kızım geçmişten bir hikaye anlatıncaya kadar.

Orta okul yıllarında bir gün okuldan eve dönerken peşine bir adam takıldığını fark etmiş. Koşar adım apartmandan içeri girmiş. Otomatik kapı kapanmadan adam da arkasından. O sıralar çalıştığım için evde kimse yok. Telaşla anahtarını çıkartıp evin kapısını açmış. İçeri girip , tam kapıyı kapatacakken adam yetişip kapıyı tutmuş. Nasıl biriydi diye sorduğumda, "kocaman, iri yarı, saçlı, sakallı korkunç biriydi, sürekli konuşuyordu bir de, o kadar korkmuştum ki adamı var gücümle ittim, geriye sendeledi, o anda kapıyı üzerine kapatıp, kilitledim, kapının arkasında tirtir titrerken, o inatla zili çalmaya devam etti, uzun uzun çaldıktan sonra, gözetleme deliğinden baktım, gitmişti" dedi.

Hikaye tüyler ürperticiydi. Üzerinden onca zaman geçmesine rağmen , aklımdan geçen kötü senaryolardan hala etkileniyorum. Ya öyle değil böyle olsaydı... Bugün olmuş gibi çıkışıyorum ona,
"niye bizi aramadın? neden hiç bir şey söylemedin? yalnız başına akşama kadar korkmadın mı?

"Korktum ." diyor."Neden söylemedin peki?" diye tekrar soruyorum. "Söylesem beni özgür bırakmazdınız ki..."

Babam geliyor aklıma.







24 Eylül 2014 Çarşamba

dönüş vakti







Keşke öfkeye kapılmamayı, kin duymamayı, içten içe birilerinin felaketini istememeyi becerebilseydim. Şu son aylarda yaşadıklarımdan, gördüklerimden sonra bu mümkün olmuyor.

Bu durumumdan hiç hoşnut değilim. İçim öfke dolu. Yüreğimin üzerinde bir kocaman taş; ağırlığı ile eziyor da eziyor. Gün geçmiyor ki üzücü bir şey olmasın. Kederli bakışlar, ağlayan insanlar görmeyeyim ekranlarda.

Sevindirici haberler bile, ülkemin üzerine çöken bu hüzün bulutunu yok etmeye yetmiyor. Domino taşları misali her an, her saat birer birer yıkılıyor içimdeki huzur sığınakları.Bu eğreti huzur kaleme ilk fiskeyi kim , ne zaman vurdu ?

Çocuklar kolay büyümüyor bu ülkede. Ya büyüyemeden yok olup gidiyor, ya da çevresindeki büyüklerin gergin, kaygılı havalarını soluyarak asabi varlıklara dönüşüyorlar.

Benim çocukluğumda anne ve babamın yalnızca iyi insan olmam, iyi okumam, iyi bir evlilik yapmam ve sağlıklı olmam konusunda kaygıları vardı. Mahallede ki en yakın okula gitmemde bir beis yoktu. Eğer çalışkan bir talebe isem başarılı olurdum.

Okul ne kadar uzakta olursa olsun , giderken başıma bir şey geleceğini düşünmezlerdi. Yollar, insanlar,yaşadığımız yerler güvenliydi. Beklenmedik olayların sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi. Ona da kader denir, geçilirdi.

Ya şimdi???

Bir Berkin Elvan vardı. Hani şu başına yediği gaz kapsülünden dolayı 269 gün komada kalan. Onu ve ailesini televizyonda tanıdık. Hayatlarını, başlarına gelen felaketi dizi izler gibi izledik. Adı her geçtiğinde içten içe sıkıldık, üzüldük. Evdeki çocuklarımıza bakıp bakıp şükürler ettik. Nedenli nedensiz gidip sarıldık, öptük.

Sonra haber değişti, biz de unuttuk gittik. Nasılsa bir gün uyanır diye geçirdik aklımızdan. Ben bir ara, ergen bir çocuk komadayken büyür mü diye kafa yordum. Bıyığı sakalı çıkar mı, boyu uzar mı, kıl tüy yapar mı ? Borazan sesiyle "anne ben ergenim, sinirliyim, üstüme gelme" diyemez ama  varsın olsun. 100 yıl uyuyan prenses olur da, prens olmaz mı? Adı gibi güçlü kuvvetliyse eğer, Berkin prens uyanıp, yakışıklı, filinta gibi bir delikanlı olarak yine ekranlardan el sallar bize. Bunu kurdum içimden. Hayali güzeldi.

Ama olmadı. Berkin, 45 kilodan 15 kiloya düştüğüyle haber oldu en son. İnsan bedeninin üçte ikisi yattığı yerde yok olursa, geriye ne kalır? Geriye üzüntüler, pişmanlıklar, keşkeler kalır bence;
- o ekmeği almaya göndermeseydik.
- bu sokakta ev tutmasaydık.
- buraya hiç gelmeseydik.
- ben ölseydim de, bunu yaşamamış olsaydım.

Ama kimse ölmez, ölemez. Koca bir kara deliğe bakarak yaşamaya mahkum edilmiş diğer insanlar gibi...

Biz Berkin'den geriye ne kaldığını görmedik. Yetişkinleri koydukları kocaman bir tabuttu eller üzerinde taşınan. Sonradan gazlanacak, ıslatılacak mahşeri bir kalabalık yürüdü cenazenin arkasından. Ben de o kalabalığın içindeydim. Gaz yeyip ıslatılana, itilip kakılana kadar da orada olmaktan mutluydum. Peki biz o gazı niye yedik?

Son zamanlarda öyle çok "niye? " diye soruyorum ki... Cevap gelmedikçe zihnim otomatik olarak nedeni kendisi buluyor. Doğa boşluğu doldurur.

Bu akla ziyan sürecin içinde , ne bulduğum cevaplardan, ne de sonuçlarından hoşnudum.
Alıp başımı gideyim diyen pek çokları gibi ben de huzur içinde , kalan hayatımı sürdürebileceğim bir yer arıyorum.





2 Nisan 2014 Çarşamba

30 mart 2014 seçimleri





Seçim günü sabah erkenden kalkıp hazırlandık. Bayram heyecanı var yüreğimizde.Oy vereceğimiz okul eve çok yakın . Oyumuzu kullanıp, ardından dışarıda mükellef bir kahvaltı yapmak planımız. Neyse ki günlerdir devam eden puslu ,yağmurlu havaya inat, seçim günü dışarısı aydınlık ve sıcak. Güneş iyi şeyler olacağını müjdelercesine gökyüzünden göz kırpıyor bizlere.

Yol boyunca sağımdan, solumdan geçenleri izliyorum. Ellerinde sıkı sıkı tuttukları nüfus cüzdanı ve seçmen kartlarıyla kararlı adımlarla oy vermeye gidenler, oyunu kullanıp görevini yerine getirmiş olmaktan dolayı gururlu bir edayla dönenler sokaklarda. Kime oy verdiklerini, ya da vereceklerini anlamaya çalışıyorum tiplerinden. Fazlaca kapalı ve birbirlerine yapışarak yürüyenleri engellemek istiyor bir yanım, gitmesinler, oylarını kullanamasınlar istiyor içim. Utanıyorum aklımdan geçenlerden.

Sabahın erken saatlerinde bile okul çok kalabalık. Bir ara açlıktan bayılacak gibi oluyorum. Eşimi sırada bırakıp bulduğum ilk boş sandalyeye çöküyorum. İnsanlar bin bir çeşit. Ne kadar farklı tip var; yüzleri, gözleri, boyları posları ...Bunlar yaradılıştan gelen farklılıklar. Bir de sonradan kazanılmış giyim kuşam ve davranış biçimi farklılıkları var. Sadece gözlerini açıkta bırakan kara çarşaflı  kadın yanımdaki boş sandalyeye oturuyor. Oğlu ve kocası ayakta. Göz ucuyla onu izliyorum. Ne düşünür, ne hisseder bu karanlık kıyafetin içinde? Ağzı, burnu kapalı üstelik. Nasıl nefes alır? En merak ettiğimse, bulunduğu ortamda bu kadar farklı görünmekten rahatsız olup olmadığı.Bir keresinde yazlıkta giymeye alışık olduğum şortu değiştirmediğim için, elektrik faturasını yatırmak için gittiğim köydeki postanede çok pişman olmuştum. Oraya günlük kıyafetleriyle gelmiş kadın ve erkeklerin arasında  çıplak gibi  hissetmiştim kendimi.

Kadın karşı sandalyede oturan ben gibi biriyle selamlaşıyor.  Aynı sokaktan veya binadan tanıştıklarını düşünüyorum. Oğlunu göstererek, bu sene üniversiteye başladı diyor. Karşılıklı iyi dileklerde bulunuyorlar birbirlerine. Kadının sesini duymak, benimle benzer kaygılara sahip olduğunu bilmek ona ilgimi arttırıyor. Hayalimde üzerindeki çarşaf kalkıyor ve  altından sempatik gençten biri çıkıyor ortaya. Sohbet etmek istiyorum ama  sadece gözlere konuşmak ister miyim? Son zamanlarda böyle giyimli kadınları aileleriyle birlikteyken izlemek ilgimi çekiyor. Kıyafetlerini nasıl kullandıkları, bu kumaş kalabalığıyla nasıl baş ettiklerini görmeye merakım büyük. Geçenlerde bir tanesi 2-3 yaşlarındaki çocuğunu giydirebilmek için siyah uzun eldivenlerini çıkarmak zorunda kalmıştı. Bir daha ne zaman takacak diye uzun bir süre takip ettim ardından. Onlarda bizi izliyorlar mı acaba? Hiç göz göze gelmiyoruz ki. Ayıp, günah bir şeymiş gibi hepimiz kaçırıyoruz gözlerimizi birbirimizden. İçimde daha önceleri  fark etmediğim, son zamanlarda ortaya çıkan bu ayırımcı ruh hali de neyin nesi ? Ruh dünyamı kaplayan barışçıl, uçsuz bucaksız çim saham , ne zaman ayrık otlarının işgaline uğradı? Nereden gelip yerleşti beynime bu küçük kurt? Oysa gelip geçmek istiyorum insanların yanından farklılıklarına takılmadan, farklılıklarla zenginleşerek.

Arkadaşlık etmekten hoşlandığım, konuşmak istediklerim için ; giyim kuşamın,  kime oy verdiklerinin umurumda olmadığı bir dünyayı özlüyorum ta derinden. Böyle bir dünyaya doğduğumu hatırlıyorum ve çocukluğumun böyle bir dünyada geçtiğini. Sokakları evim gibi hissettiğim, üç sokak ötede oturan insanları komşum bildiğim bir dünya. Sokakta yürürken , bu kadın gibi giyinmiş birine selam verdiğini görüp şaşkınlıkla tanıyor musun diye sorduğumda ; tanımasam da verdiği selamı almalıyım diyen annemin beni büyüttüğü dünyayı özlüyorum ben.

Kendi kendime söz veriyorum oracıkta. Kimseyi kılık kıyafetine, düşüncelerine, yaşayış biçimine göre ayırmayacağım. Asla!

Akşam oldu. Televizyonlar seçim yasakları nedeniyle çok tatsız.Günlerdir haberler, açık oturumlar, gece boyu yayınlanan tapeler yüzünden uykusuz kalmaya alışmış bünyem belgesel , naif sohbet programları izlemeye dayanmıyor. Evdekilere bakıyorum, hepsi benim gibi. Kıpır kıpır içimiz, sonuçları görmek için sabırsızlanıyoruz. Yasakların kalkmasına yakın alelacele yemek yeyip tekrar televizyon başında konumlanıyoruz. Ne mi bekliyoruz? Dün ve yarın arasında büyük bir değişiklik. En azından değişiklik olacağına dair büyük bir umut. Savunduğumuz değerlerin, çoğunluğun nezdinde kabul görmesi. Sahi biz neyi savunuyorduk?

Ekrandaki yüzler kabul etmeliyim ki oldukça profesyonel. En ufak bir ip ucu vermiyor mimikleri. Bazılarının ciddiyetini hayra, tebessümünü  şerre yoruyoruz ama nafile. Sonrası malum. Giderek azalan umut, yerini kaplayan iç sıkıntısı ile birer birer geçiliyor kanallar. Her kanalda değişen rakamlarda ya tekrar umutlanıyor, ya da küfre boğuluyoruz alışkın olmayan ağızlarımızda. Babamın bunca yıllık hayatımda bir defa bile küfür ettiğini duymadım ben. Ne ilginç. Edebiyat sever, küfür etmez, bir kere bile karısını aldatmamış bir adam. Benim küfür lügatımdaki aptal, geri zekalı, eşek, manyak kelimelerine bile karşı. Trafikte, ağzımdan çıkan  bu lafları duyduğunda  ne kadar şaşırıp, benden utandığını hatırlıyorum ekrandaki sonuçlara küfrederken.

Ve seçimin sonuçları... Seçimde hile var, şaibe var lafları beyhude. Buraya gelene kadar olanlardan sonra , seçimde ne bekliyorduk ki acaba?  Sonuç ortada. Beğensem de, beğenmesem de, bana ve benim gibi yetiştirilen insanlara öğretilen değerlerin çatırdadığı bir toplumun bireyiyim ben artık. Bu yeni değerlerden ne kadar sakınabilirim kendimi bilemiyorum. Güvenebileceğim kurumlar kapıya kilit vurup çekip gitmişler sanki. Hukuk, ahlak ikinci kümeye düşmüş toplumun yarısının nezdinde. Gölgeleri kendilerinden büyük adamların beş kat tepeden bakarak salladıkları elleri tutmak için kendini paralayan insanlarla dolmuş ülkem. Yaşadığım bu topraklarda ihtilafa düştüğüm insanlarla kavga kaçınılmaz olmuş. Uzlaşma kültürü iflas etmiş. Objektif, güvenilir olmasını beklediğim ara bulucular susmuş. Ödül , ceza kavramları tepetaklak.  Kendinden memnuniyet halleri sorgulanır durumda. Ezberler bozulmuş.

Bu yaştan sonra nasıl öğrenilir bunca yeni ders? Kafa alır mı, ruh kaldırır mı bu ağır yükü?

Bütün bu soruları sorarken kendi kendime, gün içinde söz verdiğim hoşgörü duygusunun buharlaşıp yok olmasından korkmaktayım. Umut , hocanın kaybettiği eşek misali şu dağın ardında. Eğer orada da değilse , ben bilirim ne yapacağımı.















25 Kasım 2013 Pazartesi

kızlı , erkekli





-Hoşgeldiniz! Bizi seçtiğiniz için ne kadar mutlu olduğumuzu anlatamam. Burada çok rahat edeceğinizi umuyorum. Bu kadar yükü boşuna taşımışsınız. Tüm ihtiyaçlarınızı biz karşılayacağız. İsterseniz o valizi verin de sizin adınıza saklayalım. Mazallah, bir memnuniyetsizlik olur da, vaktinden önce ayrılırsanız bilin ki  emanetiniz bizde. Şimdi görevli arkadaş size odanızı göstersin de, yerleşip bir güzel dinlenin. Malum yarın yeni ve zorlu bir gün bekliyor sizi.

Sağlı sollu kapıların bulunduğu koridor boyunca , yanımdaki görevli eşliğinde ilerledim. İçerisi sandal ağacı kokuyordu, bayılırım bu kokuya. Özenle düşünülmüştü her şey. Duvarda ki şık yağlı boya tablolardan gözümü alamıyordum. Yürürken lastik pabuçlarımın , granit taş üzerinde çıkardığı gıcırtılı sesten çok utanmıştım. Öyle sessizdi ki ortalık; sanırım dinlenme vakitlerinde bunu korumaya özel önem gösteriyordu herkes.

Küçük el valizimi  bana taşıtmayıp, yanımda  uygun adım yürüyen üniformalı genç adam, koridorun sonunda bir kapının önünde durdu. Çıkışa bu kadar uzak olmasaydım iyiydi diye geçirdim içimden. Ah şu babamın benim için kaygıları yok mu, ah! İlla en iyisi, en güzeli, en rahatı olacak diye tutturdu. Hepsi aynı bana göre, kötüsü yok ki zaten.

Odadan içeriye adımımı attığım an, bir çığlık koptu. Koridor boyunca yankılandı ses. Boş bulunup yerimden zıpladım. Sonra da uçarcasına üzerime atlayıp boynuma sımsıkı sarıldı çığlığın sahibi. 

-Saatlerdir seni bekliyorum. Öyle heyecanlıyım ki. Korkuttuysam kusura bakma. Azıcık çılgınımdır da. E ne diye dikiliyorsun ayakta. Hadi otur şuraya da  bana kendinden bahset. Tanışmak için öyle sabırsızlanıyorum ki. 

Şaşkınlığımı üzerimden atmaya çalışıp;-ben Buket...diyebildim.

Ne güzel değil mi? Eğer bundan 35 yıl önce ailemden ilk defa uzak kaldığım yurt hayatıma böyle bir başlangıç yapmış olsaydım, belki  bugün çok başka biri olabilirdim . 

Kredi yurtlar kurumunun benim için böyle bir yer ayarlamış olmasını beklemek çok safdillik olurdu elbet. Sanki kasıt yapar gibi okulumla çok farklı siyasi görüşe sahip bir mahalle ve yurt uygun görmüştü bana. Kızlı erkekli karışık bir yurt...Bugün yurtlar hakkındaki konuşulanlara bakınca yine de sevindirici bir durum.

Babam yurdun ana kapısından içeri beni yolcu ettikten sonra, evraklarımı teslim edip yatacağım odayı bulmak için  idareye uğramam gerekiyordu. Hava kararmıştı. Suratının nuru sönmüş şişman kadın, keçeleşmiş bir battaniye, yıkanmaktan rengi sararmış nevresim takımı, üzeri lekelerle kaplı pamukları topak topak olmuş bir yastığı zimmetli olarak bana verdi.  Üst üste konmuş yatak takımım bir kolumda, diğer elimle ağır valizimi sürükleyerek odamın yolunu tuttum. Tepedeki floresanlar göz kırpar gibi yanıp sönüyordu. Ayakkabı tabanlarımın yere her vurduğunda çıkardığı tok ses, kara taş kaplı koridor boyunca yankılanıyordu. 

Hatırladığımda içimi sıkıntı kaplayan bu anım, rahatlıkla korku filmlerinden birinde etkileyici bir sahne olarak kullanılabilir.

Oda numaramı bulup içeri girdiğimde, gördüğüm manzara karşısında ağlamaklı olmuştum. Yaklaşık 15 m2'lik oda da dört yatak, her yatağın başında da birer çelik dolap vardı. Yataklar boştu. Ben herkesten önce gelmiştim anlaşılan. Bir kişiye bile razıydım o an, öyle yalnız ve kimsesiz hissettim ki.

Valizimde ki giysileri, alelacele tozunu aldığım dolaba yerleştirdim. Üstümü başımı çıkarıp, pijamalarımı giyecek iken kapı ardına kadar açıldı. Yarı çıplak kaldım öylece.3 kız gözünü dikmiş bana bakıyorlardı. Kısa bir süre süzdükten sonra içlerinden iri yarı olanı, bana doğru yaklaşıp -hoş geldin! dedi. Sonra da arkasında duran diğer ikisiyle birlikte yanı başımdaki  boş yatağa oturup sorgulamaya  başladılar. Nerelisin? Nereden geldin? Neden bu okulu seçtin? Kaçıncı sınıftasın? Ben bir yandan soruları cevaplayıp, diğer yandan da ellerinde tuttukları katlanmış gazetenin adını okumaya çalışıyordum. 

Onların benim hakkımda olduğu gibi, benim de onlar hakkında ön yargılarım vardı. İlerleyen zamanlarda beni tanıdıkça ;  ilk geldikleri günden itibaren sürekli beni ölçüp biçtiklerini, zararsız olduğuma kanaat getirdiklerinde de arkadaşlarına bana dokunmamalarını tembih ettiklerini söylediler.

Paçayı iyi kurtarmıştım. O yurtta kaldığım bir yıl boyunca yolda dayak yeyip gelen  öyle çok kız gördüm ki...

Talihin garip bir tecellisi olsa gerek; bu seferde geçen yıl oğlum Ankara'ya okumaya gitti. Ortamı tanısın, arkadaş edinsin diye onu  okulun kampüsündeki yurda yerleştirdik. Burada ne benim kaldığım yurt da olduğu gibi farklı siyasi görüşte olanlar vardı, ne de iptidai koşullar. Yine de zor dayandı bir yıl. Okul kapanmadan geçen Mayıs başında Ankara'ya yollanıp, bir ev tutmaya karar verdik. İki gün içinde okula çok yakın bir yerde, nezih bir binada 1+1 kutu gibi ev tutmuş, tüm eşyalarını aynı gün içinde almış, temizliğini yapıp yerleştirmiştik bizim oğlanı. Ertesi gün su, elektrik sözleşmeleri halledildi. Marketten aldığımız yiyeceklerle dolabı dolduruldu ve biz gece dönüş yoluna koyulduk.

Şu an Ankara'da ikinci senesi. Mesut bahtiyar olduğuna inanmak istediğim oğlumun bana göre derslerine çalışmaktan başka bir sorunu yok. Ona göre ise ev ile okul arasında her gün yürümek zorunda kaldığı 40 dakikalık yolu , keşke arabasıyla kat etmiş olsa, ne iyi olurmuş... 

İnsan, yeterince yaşayıp, bir çok şeyi gördükten sonra ister istemez karşılaştırma yapıyor. Ben de kendi öğrencilik yıllarımla , oğlumun yaşadığı dönem arasında karşılaştırma yapıyorum . 

Benim zamanımda insanlar, daha çok gençler sağcı, solcu, orta yolcu diye ayrılırdı.

Şimdi laik-dinci diye ayırdılar .Yetmedi ,  türk-kürt-alevi-sünni diyerek alt türevler eklediler.
O da yetmedi kızlı-erkekli ayrımını kondurdular,  kaymaklı ekmek kadayıfı gibi.

Düşünüyorum da hayat benim zamanımda daha sade ve basitti. Şimdi öyle mi? O kadar çok seçenek sunuyorlar ki adama, birini seçsen diğeri mutsuz , seçmesen sen mutsuz...Zor, çok zor bu devirde adam olmak.








24 Kasım 2013 Pazar

dedemin torunları



İnsanın 24 tane torunu olur da hepsini aynı derecede sevebilir mi? Bir çırpıda isimlerini sıralayabilir mi mesela? Ya doğum günleri? 83 yaşındaki babam, sadece bizim doğum günlerimizi hatırlayabildiğini söylüyor utana, sıkıla. Topu topu 4 tane torunu var oysa. Bence burada tarihler, isimler ayrıntı. Cismi ile geriye ne bıraktığı daha önemli insanın. Ben de babamın anne ve babasını hiç tanımamış olmam nedeniyle, anneannem ve dedemden bende kalanları hatırlamaya çalıştım, kuzenlerden birinin face de yayınladığı fotoğrafı görünce.

Annem ve babam Trabzon ' lu, ben ve kardeşlerim İstanbul'da doğup büyüdük. Küçükken nerelisin diye sorduklarında, doğru cevabın ne olduğunu bulmakta zorlanırdım. Kendimi keşfettiğim yaşlarda şuna karar verdim; nereli hissediyorsam oralıyım.

Çocukken her yaz Trabzon'a giderdik. Nereye diye sorduklarında "memlekete" diye cevap verirdik. İstanbul yaşadığımız yerse, Karadeniz köklerimizin bulunduğu yerdi. Ben öz be öz Karadeniz çocuğuydum. İç dünyama doğru his yordamı yaptığım yolculuklarda Karadeniz'in tekinsiz iklimini, çılgın tonlarda yeşilini, rutubetle karışık toprak kokusunu buldum hep. Bütün bunlar doğup, büyüdüğüm mahallede de var olmakla beraber, karşılaştırdığımda fazlasıyla şehirli kalıyordu. Oysa ben tüm gel gitlerimle, Temel fıkralarını bile aratmayacak akıl sürçmelerimle,  denize ve yeşile olan tutkumla tipik bir Karadeniz kadını büyütmüştüm içimde yıllarca.

Dedemin evi yazın dolar taşardı. Hele fındık toplama zamanlarında; gelinler, damatlar, kızlar, oğullar, torunlar derken tam bir curcunaya dönüşürdü ortalık. Herkes gelsin isterdim, dayılarım, teyzelerim, kuzenlerim... Yalnız kaldığım dönemlerde çekilmez olurdu ortam, çünkü o iş gücün arasında  kimsenin beni eyleyecek hali yoktu.

Yazın ikinci yarısında fındıklar olgunlaşır , toplanmak üzere mevsimlik işçiler tutulurdu. Bu işçilerin yedirilip içirilmesi, evin içindeki işler anneannemin gözetiminde gelin ve kızlarca , dışarıdaki işlerse dedemin kontrolünde yetişkin erkeklerce yürütülürdü.  Herkes bu görev paylaşımının gereğini sorgulamaksızın yerine getirirdi.. Evdeki işlere yardım etmek ve küçüklerle ilgilenmek büyük kuzenlere düşüyordu.  Bizim yaptığımız haytalıkları gülümseyerek karşıladıkları, isteklerimizi hiç yüksünmeden yerine getirdikleri için zaman zaman onlar adına üzülürdüm.. O bölgede yetişen kuzenlerle, uzak şehirlerden sadece yılın belli zamanlarında misafir olarak gelen kuzenler arasındaki kültür farkıydı izlediğim. Ve bugün o kuzenlerimi sık göremesem de saygı ve sevgiyle anarım.

Bu çatıyı ayakta tutanların dedem ve anneannem olduğunu , onlar öldükten sonraki ziyaretlerimde anlamıştım.Dedem otoriter bir adamdı, anneannem daha yumuşak görünmekle beraber Karadenizli kadın disiplini vardı tavırlarında. Sürekli ayak altlarında dolaşıp gürültü yaptığımız zamanlarda, dedemin yattığı yerden seslenmesi bile bizi hizaya getirmeye yeterdi. Ne kadar fısıltıyla konuşmaya çalışsak da, gırtlağımızdan kopan gürültülü kıkırdamalara mani olamazdık. Yorgan altlarında, merdiven boşluklarında elimizi ağzımıza kapatıp sesimizi boğmaya çalışırdık, ama korkudan eser yoktu içimizde. O azarların korkutucu olmadığını bilirdik.

Nedense dedemle anneannemi  hep yaşlı olarak hatırlarım. Büyükçe bir odada her daim açık duran karşılıklı konmuş karyolaları, kullandıkları baston, gürültüye, şamataya tahammülsüz yapılarından olsa gerek. Aklım erip  karşılıklı sohbete yatkın yaşlara geldiğimde dedemin her konuda fikir sahibi, erdemli, uzak görüşlü bir adam olduğunu fark etmiştim. O istiklal savaşı gazisi, çok görmüş geçirmiş, akıllı bir adamdı. Azdığımız zamanlardan birinde bizi toplayıp anlaşma yaptığını hatırlıyorum. İşçilerle birlikte fındık toplayacaktık. O da topladığımız fındıkları bizden satın alacaktı.  Ne kadar çok fındık, o kadar çok para.  Bu akıllıca çözümü torunlarım ve fındık bahçelerim olsa bugün ben de uygulardım. Sonuç çok başarılıydı çünkü. Gündüz kan ter içinde belimize bağladığımız sepetleri doldurmaya çalışıp, akşam erkenden yataklara seriliyorduk. Herkes mutluydu.

Dedemin evinde dikkatimi çeken bir diğer olaysa  büyük dayım ile yengem arasındaki ilişkiydi. Annemle teyzemlerin bir  konuşmasında duymuştum; birbirlerine aşıktılar. Aşk o yaşlarda anlaşılmaz bir kelimeydi benim için. Gizlice duyduklarımdan sonra daha bir dikkatle izlemeye başlamıştım onları. Dayım sert görünümlü bir adamdı. Çok konuşmazdı, bizi torunum diye çağırırdı. Polisti ama onu hiç üniformalı gördüğümü hatırlamıyorum. Sadece resimlerde o kadar. Bir tabancası vardı bizden köşe bucak kaçırdığı. Merak da etmezdim zaten. Benim merakım aralarında aşk diye adlandırdıkları her neyse, onu görmeyeydi.

Yengem  gergin beyaz tenli, pembe yanaklı, yeşil gözlü, ışıl suratlı bir kadındı. Genizden gelen bir konuşması vardı.  Oldukça lehçeli ve annemin konuşmasından farklı. Dayıma bakarken gözleri parlardı. O gelince işi başından aşkın olsa da, elinde ne varsa bırakıp yanına koşar, dizi dibine oturup, gözlerinin içine baka baka nasılsın diye sorardı. Bu seremoniyi hiç bıkmadan izleyebilirdim. Bir de yengemin ,dayıma sakal traşı yapma  anları... Dayım traş olmayı bilmiyor muydu? Babam kendi yapardı oysa. Dayım niye yengeme yaptırırdı? Bilmezdim. Ama yengemin de, dayımın da bu işten çok hoşlandığını anlardım. Bu sevda bundan 40 yıl önce, benim yaşlı bulduğum dedemin, anneannemin ve evdeki diğerlerinin gözlerinin önünde yaşanırdı. Dedim ya dedem ve onun zürriyeti çağdaşlarından çok daha olgun ve geniş ufuklu insanlardı. Bilmeyenlerde bunu o evde öğrenmişlerdi.

 Evin en en mutlu olduğum yeri ;sürekli  kurulup kaldırılan yer sofralarının, bulaşık yıkarken bir yandan da başında gülüşüp sohbet edilen kara taş lavabonun,  tam ortasında sürekli yanan ve her daim üzerinde ya da içinde bir şeyler pişen  kuzinenin,  köşede kara bir ağız gibi duran içinde odunlar dizili şöminenin bulunduğu mutfaktı.  Tüm şamata anneannem ve dedem rahatsız olmasın diye sadece mutfakta yaşanırdı.Mutfağın dışındaysa hayat sakindi.

Hatırlıyorum; annemle babam arasında her yaz Trabzon'a gitme tartışması yaşanırdı. Konuşmalarından anlardım. Babam annemin her dönüşünde çok hasta olmasını bahane ederdi sürekli. Ama sebep başkaydı. Anasız, babasız büyüyen, biz gidince evde iyice yalnızlaşan babam sanırım annemin ailesiyle beraber geçirdiği zamanları kıskanıyordu.Haksız da sayılmazdı, annem teyzemlerle çok konuşup, çok gülerdi. Ama yine de giderdik babamın tüm karşı koyma çabalarına rağmen. Bense bitmek bilmeyen uzun otobüs yolculukları, annemin otobüs tutması nedeniyle kusmaları, gittiğimiz zamanlarda diğerlerinin gelmemiş olma ihtimali dışında severdim memlekete gitmeyi.

Memleket yolculuklarımızın ayrı bir hikayesi vardır bende.Yolun bitip dedemin evine yaklaşmakta olduğumuzu içinden geçtiğimiz son tünelden anlardım. Yol boyunca bir çok tünel bulunmasına karşın o tünelin son olduğunu da annemin kusmaya başlamasından...Çıkışı tünele bağlanan Armelit dağına önce tırmanır, sonra da döne döne  inerdik. Tünelden çıkınca heyecandan yerimde duramaz olurdum. Yol boyunca solumda kalan denizdeki kayaları birer birer ezberlemiştim. Dedemin evine gelmeden önce "tombul kaya"yı görmüş olmam gerekirdi. Ondan hemen sonra da sağda yeşillikler içinde, pembe, iki katlı dedemin evi görünürdü .

Yoldan tek tük araba geçtiği için; şimdilerde bu yolun adı Karadeniz otobanı; duran otobüsün sesine hemen çıkardı evdekiler. Önce gençler, sonra da romatizmadan çarpılmış dizlerinin üzerinde bastonuna dayanarak durmaya gayret eden dedem ve anneannem. Kalbim küt küt atardı onları görünce. Valizlerimiz evin girişindeki verandaya konur, ben yengemin şen sevgi sözcükleri arasında armut ve  ilaç kokusu sinmiş dedemle anneannemin sürekli vakit geçirdikleri odaya  adım atardım, şaşkın bakışlarımla . Genelde gelişimiz sabah ile öğle arasına denk düştüğü için , bir süre sonra yorgunluktan anneannemin yatağında sızardım. Gün kararmaya yakın uyandığımda,  zaman ve mekan şaşkınlığı içerisinde başlardı memleket maceralarım.

Bizler küçük, annemler daha gençken ; evdeki işlerden ve havadan fırsat buldukları zaman ; hep birlikte denize giderdik. Teyzemler,  yengem, büyük kuzenler, çocuklar... Deniz, yolu karşıya geçince ,o zamanlar bana çok yüksek gelen dik bir tepenin eteklerindeydi. Yolu uzatmamak için bağ, bahçenin içinden yokuş aşağı yürüye, yuvarlana inmeye çalışırdık. Genelde akşama doğru gittiğimizden; kadınlar elbiseleriyle denize girerken, yetişkin erkek kuzenler tepeden ışık tutarak ortalığı kollarlardı. Her seferinde içlerinde en şişman olan teyzemin denize girdiğinde balon gibi şişen elbisesine bakıp, gülmekten yerlere yatardık.

Eğer sakin bir günündeyse ,sahildeki siyah kumu  hışırtılı köpükler bırakarak okşayan denizin kokusunu ve sesini unutmam mümkün değil. Gazap içindeyken yanına inmeye cesaret dahi edemeyip uzaktan dinlediğim halini de... Bu ses ve koku sadece Karadeniz'e hastır.

Evin ilk katında , girişte ki veranda ,aynı zamanda dedemin kabul odası olan oturma odası, mutfak,banyo, üst katta ise yatak odaları mevcuttu. Tepede çamaşır, pestil, fındık kurutma yeri olarak kullanılan teras vardı. Gündüzleri , fazla ayak altında dolaşmayalım diye terasa çıkmamıza izin veriyorlardı. Orada durup yoldan tek tük geçen arabaları sayardık kuzenlerle. Kaç beyaz, kaç kırmızı , kaç siyah araba....?

Çocuk gözüyle bana çok büyük gelen dedemin evinin ikinci katındaki yatak odalarından biri bizimdi. Evdeki nüfus artınca her odaya yer yatakları konularak , çocuklar karyolalardan yere alınırdı. Odalardaki sandıklar, ve camekanlı dolaplar küçüklere yasaktı. Yasak olduğu için mi, yoksa camekanların ardından gördüklerimin albenisinden mi bilmem o dolaplar çok ilgimi çekerdi.. Benim gibi meraklı bir kaç kuzenin de yardımıyla bir şekilde o dolaplara sızardık. İçinde neler yoktu ki... Dedemin metal bir kutu içinde duran cam enjektörleri, başka bir kutuda dolu ve boş fişekler, çalışmayan  köstekli bir saat, ilaç kutuları, yaprakları sararmış kitap ve defterler,  türkçe - arapça harflerle yazılı notlar, zarfı açılmış, belli ki okunmuş mektuplar, cam bir kavanoz da pamuk, içinde ispirto bulunan bir şişe, gazlı bezler,  dedemin savaş madalyaları, renk renk tespihler ve ağzı açılması yasaklar listesinin en başında olan eter şişesi. Benim merakım enjektörler ve eter şişesinde  yoğunlaşmıştı. Bunu kokladığımızda bayılttığını duymuştuk , o yüzden ağzını açmaya hiç yeltenmedik. Korktuk mu, yoksa olayın çuvala sığmayacak büyüklükte bir mızrak olduğunu mu hissettik bilmiyorum.

Evdeki  diğer yasak da, dedemin yatağının altı, üstü, sağı, solundan ibaret çevresine konmuştu.. Belli ki çok stratejik bir yaşam alanı oluşturmuştu etrafında. Yatağın altında annem, dayım ve teyzemlerin gelemedikleri zamanlarda gönderdikleri yiyecekler, sağında çekmeceleri sadece kendi tarafından açılan bir komodin, solundaki duvarda da asılı bir av tüfeği.

Bu tüfeğin bir hikayesi vardı.  Büyük dayımın oğlu, sülalenin ilk erkek torunu altı , sekiz yaşlarında odada kimsenin olmadığı bir zamanda duvardan o tüfeği alıp kurcalarken kazara beraberindeki arkadaşını vurup ölümüne sebep olmuştu.Bu olay aile için ne büyük dramdı kim bilir. Zaten konu hiç kimse tarafından dile getirilmezdi. Öyle ki kulaktan dolma bilgilerle edindiğim bu hikayenin ayrıntısına hala sahip değilim. Oldum olası içe dönük, fazla konuşmayan bu  kuzenimizin yanına çekinerek giderdik.

Odada ki  ilaç ve meyve karışımı  koku yatağın altından geliyordu. Bu koku eminim tüm kuzenlerin hafızasında yer etmiştir. İlaç kokusu dedemin o yörenin akıl danışılan ulema kişiliğinin yanı sıra şifacı da olmasındandı. Buraya bir çok kişi ya bir hastalığını sormaya, iğne olmaya, ya akıl danışmaya, ya da rüyasını anlatmaya gelirdi. Dedemin herkese verilecek bir aklı, bir cevabı ya da hizmeti vardı. Yörenin ileri gelenlerindendi. Derviş dedin mi akan sular dururdu. Sahilden köye yukarı çıktığımızda sen kimlerdensin diye sorulduğunda, dervişin torunuyum demek itibar görme nedeniydi. Böyle zamanlarda çok gururlanırdım dedemle.Ama yine de yatağın altındaki ganimetleri ortaya döküp, talan etmemize izin vermemesine içerlerdim birazcık. Çocuk aklım bunu dedemin cimriliğine yorardı. Şimdi ise çokça yokluk görmüş bir insanın doğal tavrı olduğunu düşünüyorum.

Hepimiz okullu olup, bir şeyler öğrenmeye başlayınca dedemle aramızda sohbetler başlamıştı. Akıllı sorulara kızmaz sabırla anlatırdı.  Hatta yatağın altındakilerden çıkarıp ödüllendirirdi bizi. Aptalca sorulara ise tahammülsüzdü. Ta o zamanlar akıllı olmanın ve çok soru sormamanın iyi bir şey olduğunu öğrenmiştim. Dedemin bu tutumu, küçükken hiç girmediğimiz bir rekabete yol açmıştı torunlar arasında. Bu rekabet bizim kuşaktan önceye de dayanıyordu üstelik. Yıllar sonra, anne ve babalarımızın da eşlerine varana kadar belli kriterlerle dedemin gözünde sıralamaya tabi tutulduklarını fark edecektim. O zamanlar bu sıralamanın yarattığı gerilimi anlamayacak kadar küçüktüm.

İstiklal savaşı gazisi olan dedemin anlatacak ne kadar çok hikayesi vardı. Atatürk' den hayranlıkla bahsederdi. Zaman zaman özlü sözler ve şiirlerle yanıtlardı çocukça sorularımızı. En çok da sağ elinin baş parmağını nasıl kaybettiğini merak ederdik. Savaşta olduğunu söylediği bu hikayeyi her seferinde sıkılmadan dinlerdik. Bu muhabbetin kurulduğu karyolanın üzerinde, genelde pek değişmeyen yerlerimiz vardı. İçimizde bir nedenle dedemin gözünde öne çıkmış olanlar, ona en yakın mesafede oturup akıllı edalarla sordukları sorularla övgülerin tamamını kapmayı becerirlerdi. Ben daha geride durmayı yeğleyenlerdendim. Yatağın ayak ucu genelde bana aitti.

Kuzenlerim arasında bu rekabete hiç girmeyenler de vardı elbet. Sahilden biraz uzaktaki köyde oturan teyzemin çocukları... Onlarla paylaşımım daha fazlaydı. Teyzemin evi geniş fındık bahçelerinin içinden geçerek ulaşılan dik köy yolunun en tepesindeydi. Bu yolda kaybolma korkusu taşırdım her zaman. Teyzemin benimle yaşıt oğulları ; ışığın sık ağaçların arasından süzülerek indiği, altında görünmeden akıp giden derelerin şırıltısından başka bir sesin duyulmadığı dar patikalardan oluşan bu yolda korkmadan ilerlememe yardım ederlerdi.

Duyma engelli olup, keskin zekasına ve el becerisine hayran kaldığım büyük kuzen bana dilsiz alfabesini öğretmeye çalışırdı ısrarım üzerine. Denize inen dik yokuştan keçi gibi hoplaya zıplaya inerken kucağında ben vardım. İnek nasıl sağılır, ağıla nasıl sokulur, pamuk yatak nasıl kabartılır, ondan öğrendim. İstanbul'da okuyup hafta sonları bizde kaldığı için onunla diğerlerinden daha yakındım. Yine de teyzeme her gittiğimde hepsi tarafından içtenlikle kucaklanırdım. Ne kadar çok verecek sevgileri vardı, en büyüğünden en küçüğüne.

Bütün bu hatırladıklarımdan anlıyorum ki, memleketimin bendeki etkisi büyük. Bizden sonraki kuşak artık birbirine "nerelisin?" diye pek sormuyor. Rahmetli  Barış Manço'nun şarkısında da dediği gibi ;

HEMŞERİM MEMLEKET NİRE? BU DÜNYA BENİM MEMLEKET !
HAYIR ANLAMADIN, HEMŞERİM ESAS MEMLEKET NİRE?
DEDİM YA YAHU; BU DÜNYA BENİM MEMLEKET!




8 Temmuz 2013 Pazartesi

Acıycakmı anne?



Acıyla henüz tanışmadığımız yıllarda, hepimizin böyle bir soruyu en az bir kere sormuşluğu vardır. Hiç iğne olmamış bir çocuk bile iğnenin ucunun sivriliğinden onun tenine değdiği an acıtacağını hisseder. Kaçınılmaz anlardan birinde, senden cüssece büyük biri; muhtemelen gözlüklü, beyaz elbiseli, ciddi suratlı; elindeki enjektörden havaya doğru bir iki damla sıvı fışkırtırken, sözüne en güvenilir bulduğuna sorarsın. Acıycak mı? O kişi en anlayışlı, en bilge haliyle seni rahatlatır. -Hayır, hiç acımayacak.  Çaresiz emanet ettiğin kolu serbest bırakıp, gözlerin korkuyla büyüyerek o sivri uçlu metalin tenine girmesini beklersin. Kalbin pır, pır eder. Acır, hem de pek fena acır. Kocaman bir ciyak kopar gırtlağından, iş biter, anlıktır acı geçer. Yerini esef alır, hayal kırıklığı bir de. Anneye bile güven olmazmış desene. Neyse ki çabuk unutulur bu tür travmalar. Canını acıtanlar bunun yararlı olduğunu söyleyerek avuturlar seni, hatta parlak kağıtları içinde göz alıcı şekerlerin durduğu bir kase uzatılır önüne. –Afferin benim çocuğuma, ne kadar da cesurmuşsun sen böyle...

Her acı böyle olmaz ama. Hayatta pek çok acı pusu kurmuş beklemektedir seni büyüme yollarında. Çoğunda soracak bir tek kişi bile bulamadan yanında , güm diye giriverirler yaşamına. 

Acıycak mı?Bu soruyu sorabilmenin lüksünü keşfettiğin yaşlara geldiğinde, acının ne kadar çok çeşidini görmüş olduğunu fark edersin şaşkınlıkla. Hatta kendini aptalca bir merakla bunları birbiriyle karşılaştırırken bulabilirsin de. Hangisi daha çok canımı yaktı? 

Benzer acıları yaşayanlar, yara izlerini birbirine göstererek yarışan çocuklar gibi, acılarını yarıştırırlar. Benzerlerini görmek aynı zamanda rahatlatır insanı. Annesini çok küçük yaşlarda kaybeden bir çocuk, ileriki yaşlarında annesini yeni kaybetmiş arkadaşına, – ben bu acıyı çok iyi bilirim diyerek rehberlik etmeye çalışır acıyla ilerlenen yolda. Eşekten düşenin halini, yalnızca eşekten düşenin anlayacağı gerçeğiyle onun acısının kabuk bağlamış yarasına sığınarak teselli bulmaya çalışırsın.

Aşk acısını yaşayanları fukara duygusal benliğimizle şanslı bulmamıza karşın, ölüm acısıyla yüzleşmeyi şanssızlık diye nitelendirdiğimiz çok olmuştur. Ölümden önceki ana müdahale edebileceğimiz aymazlığıyla, öyle olmasaydı, şöyle yapmasaydık diye hayıflanır dururuz çaresizliğimizin karşısında. Oysa yaşayan her canlının bir gün mutlaka ölümü tadacağı gerçeğinden hareketle, ölüm realitenin ta kendisidir. Kaçınılmazdır ve engellenemez. Önce hanımlar beyler, bu gerçekle yüzleşelim bir kere. 

Geldiğim şu noktada ölüm acısıyla baş etmek konusunda harika bir ilaç keşfettiğim intibası uyandırmış olabilirim zihinlerinizde. Ama bulmadım. Sizlerden biriyim ben de. Sadece bu acının kimyası üzerinde düşünüyorum o kadar.

Gerçek ölüm acısını ilk olarak annemde tattığımı düşünürüm hep. İlk gençlik yıllarımda gelecekle ilgili planlar yapabilirken hala, bu gerçekle hiç beklemediğim bir anda yüzleşmiştim. Acı da, acıydı hani. Tam bir buçuk sene soluğunu ensemde hissettirdi. Annemin öleceğini bildiğim andan itibaren; o sağlıklıymış gibi görünürken de, çok hastalanıp acı çektiğinde de aynı hızda devam etti. Çaresizlik pek fenaydı. Hiçbir şey yapamamak yüreğimi sıkıştırıyordu. Ruhen ve bedenen bitkindik annemin çevresinde olan bizler. Ve böyle bir yaz günü annem gitti. Bunu söylerken utanıyorum ama, rahatladım. Artık kaybedecek bir şeyim kalmamıştı çünkü. Olay soğuyup, normal yaşamıma döndüğümde ise kaybın yarattığı o büyük boşluk kalmıştı geriye. 

Ölüm öyle bir olgu ki, onun karşısında bir duygu halinden başka bir duygu haline savruluyorsun sürekli. Bunu, kendimden daha çok izleme fırsatı bulduğum yakın bir arkadaşımda gördüm. Yirmi bir yaşındaki kızını, çok acılı bir süreç sonucu kaybetmişti. Yanına ilk gittiğimde daha önce inançlı olduğunu bildiğim o kadın sıkı bir isyankâra dönüşmüştü. “Allah bu kadar acımasızsa ben onu tanımıyorum” a vardırmıştı işi. Sonraki buluşmamızda nihilizm ile ilgili yayınları takip ederken buldum kendisini. Bir sonrakinde ise sıkı bir cemaat üyesiydi. Söyleşilerde, dualarda arıyordu teselliyi. Bu boşlukla baş etmenin bir yolunu buldu mu diye soracak olursanız; bulamadı. Eksik ve kavruk bir insana dönüştü kızından sonra. Bulabilmiş olmasını onun için yürekten isterdim. Kızımın nikâhına yıllar sonra çekine, çekine davet ettiğimde, gözlerinde, sözlerinde ele verdi kendisini. –Ne mutlu sana sözü bana yetti. Ne diyebilirdim ki? Öyle anlarda hep alışılagelmiş –Darısı başına! , cümlesi boğazıma takıldı kaldı. 

Annemden sonra çokça ölüm gördüm. Hepsinde de davulun sesi uzaktan hoş gelir misali alışmış, unutmuş göründü insanlar gözüme. İçlerinde ne fırtınalar koptuğunu kim bilebilir? Şimdilerde kulağıma o tanıdık ayak sesleri yine geliyor. Sırtıma yorganı çekip, gözlerimi sıkı, sıkı kapasam geçip gider mi yanımdan?

Ben inançlı bir insanım. İçimden sürekli konuştuğum, ocağına gidip dert döktüğüm biri var. Sürekli ben konuşuyorum, o dinliyor. Bir süre sonra kendimi ondan bir şeyler isterken buluyorum. Yaşadıklarımdan, gördüklerimden sonra istediklerim şekil değiştirdi. Arsızca, sahip olduklarımı bana ver, onları benden alma demeyi bırakalı çok oldu. Sevdiğim, hoşlandığım her şeyi kendi mülkiyetimde tutabilirim. Ama fark ettim ki bu şeyler bir can taşıyorsa eğer bana ait değiller. Onlara yanımda oldukları sürece, sadece daha iyi bakabilir ve birlikte olmanın keyfini çıkarabilirim o kadar. 
Sahip olduğumu sandığım, ancak bana emanet bırakılan bu canların yanında gerçekten sahip olabildiğim eşyaların ne değeri olabilir ki? Onları daha elimde eskimeye fırsat vermeden, ihtiyacı olanlara dağıtma dürtümü ancak böyle açıklayabiliyorum.  Çoğu stokçu insandan farklı olarak ne kadar az şeye sahip olursam kaybetme korkum da o kadar azalır diye düşünüyorum özetle.

İşte benim acıyla baş etme yöntemim bu.

15 Haziran 2013 Cumartesi

ağaç





Yıl 1978. Mülkiye’yi kazanmışım. Ailem İstanbul’da yaşıyor, ben Ankara’da okuyacağım. Babam için bu öyle fazla ki… Kestirip attı tabi, -olmaz! diye.  On yedi yaşındayım, evden bir vasıtaya binip tek başına gittiğim yer sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Yine de gideceğim diye diretiyorum. Babamın izin vermek istememesini anlamam mümkün değil. O kadar büyük, o kadar güçlüyüm ki oysa…  Sonuçta emir, demiri keser derler ya, yanlış bence. Demir dik durursa hiçbir şey olmuyor. Ben gittim. Tabi binbir tembih ile. Olaylara karışılmayacak, hiçbir kağıda imza atılmayacak; öyle ki okul idaresinden verilen evrakları bile imzalamaktan imtina ettim başlarda; sanırım ana başlıklar bunlardı. Ama yeter de artardı bu kadarı. Öyle karışık zamanlardı ki o yıllar. Olaylara karışanlar ve uzak duranlar diye ikiye ayrılıyorduk biz gençler. Karışanlar akılsızdı, asiydi, uzak duranlar temiz aile çocukları. Karışanlar tukaka, uzak duranlar cici. Ben babam tarafından derslerime çalışıp, akılı uslu davranıp, okulu tam dört yılda bitirmek üzere Ankara’ya yollanmıştım. Bu koşulu o kadar içselleştirmişim ki, ilk yıl arkadaşlık ettiğim bir çocukla işler biraz ciddiye binince, –ayrılmamız lazım, çünkü sen benim derslerime mani oluyorsun diyerek saçmalamıştım. Nasıl şaşırmıştı kim bilir? Şimdi gülüyorum o hallerime.

Evet, okulu zamanında bitirdim. Olaylara karışmadım. Tek vukuatım Kızılay’dan bindiğim otobüsün tepesinden atılan bildiriler nedeniyle askerlerce durdurularak, içinde yaşlısıyla, genciyle, çocuğuyla birlikte ikinci şubeye götürülmesiydi. Üstümüz başımız aranıp, kimlik bilgilerimiz kontrol  edilene kadar aç susuz , güneşin altında, ikinci şube bahçesinde misafir edilmiştik onların deyimiyle.  O bahçede bizim okuldan temiz ve cici olmayan iki arkadaşı görmüştüm. Onlar beni tanımamıştı muhtemelen, ya da tanımazdan gelmişlerdi. Çünkü kaka çocuklar da cici çocuklarla dostluk kurmayı istemezlerdi o günlerde. Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim sözü büyük ihtimalle o günlerde icat edilmişti.  Biz ciciler sadece safları sıklaştırmak için vardık. Ama benim gibi baştan tembihli, ümit vaat etmeyen tipler için beyhude zaman kaybıydı bu uğraş. Sıkı korkardık biz, öyle böyle değil.  

İlk yıllardaki saksı bülbülü hallerim, daha sonraki yıllarda yavaş yavaş kayboldu diyebilirim. Tanıştığım insanlar sürekli siyasetten, edebiyattan, felsefeden bahsederken benim boş boş bakmam yakışık almazdı. Serde ineklik var, sürekli okurdum o yüzden. Ne bulursam, kim ne söylerse her şeyi alır okurdum. Hayatımın edebiyat ve sanat alanındaki ilk açılımı o yıllara rastlar. Ankara’yı bu yüzden çok severdim. Hala da severim. Orada bir öğrenci az para harcayarak, tabanvay olarak aynı gün içinde birden fazla etkinliğe katılabilir. Kişisel donanım imkânlarının çok bol olduğu dönemlere rastlar benim öğrencilik yıllarım. Hem bu yüzden hem de Ankara’da olduğum için şanslıydım. Aynı gün iki final sınavına, oradan da bir sinemadan çıkıp diğerine gittiğimi bilirim. Özellikle rahat lacivert kadife koltukları, müzikal kalitesi, bugün festivallerde gösterilen türden filmleri ile Çankaya’daki Sanatseverler derneği favorimdi. Geçenlerde Ankara’ya gittiğimde Akün sinemasının durduğunu, Sanatseverlerin yerinde yeller estiğini gördüm ve çok üzüldüm. Belki başka bir yere taşınmıştır bilemiyorum, ama o günkü formatını koruyabildiğinden emin değilim.  Eskiden güzel olan ne varsa ya yok oldu, ya da popülere evrildi ne yazık ki.  AST’ de ki “Kafkas  Tebeşir Dairesi” oyununda tanıdığım Genco Erkal’ın yaşlanmış olmasına karşın hala eskiden bildiğim haliyle kalmış olmasından duyduğum mutluluğu tahmin edersiniz.

Bugün,  artık başka bir gün… Benim on yedi yaşımın üzerinden sanki yüz yıllar geçmiş gibi. Artık benim çocuklarım var genç olarak ve onların yaşıtları diğer gençler. Bizden/benden o kadar farklılar ki…

Gezi parkı direnişinin ilk günlerinde, televizyonlarda izlediğim görüntüler beni epey rahatsız etmişti. Bir takım insanlar ağaçlara sarılmış bırakmak istemiyorlardı, başka insanlarda onları yerlerde sürükleyerek ağaçlardan koparmaya çalışıyordu. Üstelik bunu devlet adına yapıyorlardı. Manzara rahatsız edici olmakla beraber komikti de aynı zamanda. Hayatta bunca şey dururken bir ağacın bu kadar önemli olması garipti. Demek böyle idealist ruhlu insanlar hala var diye düşündüğümü hatırlıyorum. Bunlar kesinlikle çarşıda, pazarda dolaşırken kibarca bizimle anket yapmak isteyip, hep acelemiz olduğunu söyleyerek ötelediğimiz insanlar olmalıydı. Mücadele verdikleri otoritenin gücü düşünülünce, onların bu direnci pek naif kalıyordu. Nasıl olsa eninde sonunda onların kolları ağaçtan, ağaçların kökleri topraktan kopartılıp atılacaktı. Ama öyle olmadı .

O sahne ekrandan kaybolup yerine başka bir görüntü gelene kadar aklımdan geçenler buydu. Her şey gibi onu da tüketivermiştik üstünde çok fazla düşünmeden. Zaman yönetimini başkalarına bırakmanın sonu budur. Neyi ne kadar düşünmen gerektiğine hep başkaları karar verir ve bunu da çaktırmadan, büyük bir ustalıkla yaparlar. Adına da şimdilerin moda tabiriyle gündem belirlemek diyorlar bu yöntemin.

Ben büyüdükçe, temiz, cici, akıllı uslu özelliklerimin yanına düşünme özürlü olma sıfatı da eklenmişti farkında olmadan.  Herkes benim gibi değildi elbet. Bazıları düşünüyordu. Hatta öyle çok düşünüyorlardı ki, düşünmekten mutsuzdular.  Sürekli yanlış giden bir şeyler olduğunu bilip, bunu değiştiremedikleri için yılgın, ümitsiz ve karamsar olan insanlar gördüm çokça. Bunlardan bir kaçı da benim arkadaş çevremdendi. Onlarla beraber olduğumda bana da sirayet ediyordu bu ümitsizlik. Geleceğe dair tek heyecanın neredeyse takip edilen dizilerin bir sonraki bölümünü beklemeye indirgendiği bir hayattı yaşadığımız. Çığ gibi büyüyen bir sıkıntının altında boğuluyordu bir kısım insan, çoğu zaman nedenini bilmeden.

Sonraki günlerde ağaç ve insan görüntüleri tamamen silindi hayatımızdan. Ekranlar başka başka sahneler sundular bizlere. Penguenler, eğlence programları, diziler, her zamanki üçüncü sayfa haberlerini konu alan görüntüler. Ancak iletişim kaynakları sonsuzdu. Adına sosyal ağ denilen unsurlarda başka manzaralar paylaşılıyordu sürekli. Gündem belirleyicilere rakip yeni kanallar girmişti hayatımıza. Orada ,o ağaçlara sarılan ellerin her türlü baskıya, zorbalığa, dövülüp sövülmeye, itilip kakılmaya rağmen kopartılamadığından bahsediyordu birileri.  Görüntüler öyle alıştığımız gibi gelip geçmiyordu ekranlardan. Sürekli tekrar, tekrar her seferinde bir yenisi eklenerek artıyordu sahneler. Üzerinde düşünmek farz olmuştu. Ben de düşündüm. İçimde her seferinde bir isyan dalgası kabararak düşündüm. Artık başka bir şey izleyemez olmuştum. Bu gidişe dur diyebilir miydim bilemiyordum ama orada olmalıydım ben de. O insanların mukavemeti, sabrı içimdeki Donkişot’un ayaklanmasına sebep olmuştu. Yola koyuldum.

O yolda ağaç başta sadece ağaçtı. Sonra ağaç başka bir şey oldu. Umut oldu. Tozlarından silkinip ayağa kalkmanın, hayata ve insana duyulan inancın simgesi oldu ağaç.  Onu yerinden söküp kopartmak, insanın içinden ruhunu çekip kopartmak gibiydi. Buna müthiş direndi bazılarımız, neyse ki içlerinde ben de vardım. Meydanlarda her bulunduğumda, daha önce hiç görmediğim insanlarla sanki tanışıyormuşum gibi göz göze gelip her gülümsediğimde, onlarla bir ağızdan kızdığım ne ve kim varsa her haykırdığımda, hatta komik ama o zehirli gazı her soluduğumda o ruh gelip iyice yerleşti içime bir daha hiç çıkmamacasına. Ağaç deyip geçmeyeceksin, bu önemli bir şey.

Hayatımda hiç olmadığım kadar kaka çocuk oldum son zamanlarda, hani şu marjinal dediklerinden. Hiç olmadığım kadar umutluyum o umutsuz görünen tüm diğer dostlarım gibi. Hiç olmadığım kadar genç hissediyorum, üniversite yıllarımdaki yaşlılığıma inat. Hiç olmadığım kadar inançlıyım kendime ve insanlığa.

Ben artık Kızılderili’nin söylediği gibi; “ruhumu beklemiyorum” , çünkü o geldi. Darısı henüz ruhuna kavuşamamış olan diğerlerinin başına diyorum.


Bu arada en büyük alkışı o bir zamanlar benim gibi olmayan şimdiki gençler ve hep genç kalanların hak ettiğini söylemeliyim. Onlara sevgi ve şükranlarımı sunuyorum. Yaşasınlar ve hep var olsunlar !!!

30 Ekim 2012 Salı

çimen kokusu




elimde kocaman bir kevgir,
hani şu gözenekleri küçük, kasnağı tahta olandan...
kırkdokuz yılı derleyip, toplayıp koyuyorum içine.

sallıyorum, sallıyorum, sallıyorum...

yerde kocaman bir öbek.
üzgün, neşeli anılar
ve sadece rüyalarımda görebildiğim
kaybedilmiş insanlar...
binbir çeşit kokular bırakarak
düşüyorlar öbeğin üzerine birer birer.


hüzün kokan karanfil, defne ,
gönlümü umutla dolduran taze kesilmiş çimen kokusu.


sırf şu çimen kokusunun hatırına,
bir kırkdokuz yıl daha beklemeye değer.

10.Ekim.2010

1 Eylül 2012 Cumartesi

kızımın evde son gecesi



Derya , 1 Eylül 2012 dünya barış gününde evleniyor.

Kızımın bekar olarak evde son gecesi. Bu gecenin diğerlerinden farklı geçmesini bekliyordum, oysa her zamanki gecelerden biri. Evde ben dahil herkes, yarının hayatımızda büyük bir değişikliğe yol açmayacağını düşünüyor sanırım. Eş dost telefonla arayıp önce yardıma ihtiyacım olup olmadığını soruyor, ardından da heyecan var mı? Heyecanlı olmadığımı söylediğimde, cevap yeterli gelmiyor olsa ki -üzüntü vardır  o zaman... diye ekliyorlar. Bende ne heyecan, ne de üzüntü; şimdilik bu duygulardan eser yok. Sanki değişen hiç birşey yok gibi geliyor bana. Normal değil miyim acaba?

Ama bir durgunluk var üzerimde . Bir ağırlık, bir yavaşlık... Ne koşuşturmak istiyorum bir şeylerin peşinde, ne de ruhumu  koşturmak. Tabiatıma çok aykırı olmakla beraber, bilerek yavaşlattım kendimi. Başıma gelenleri sakin, dingin bir şekilde yaşamak istiyorum sadece. Belki de geçen kış kızın evliliği, oğlanın üniversite sınavı derken sürekli  koşuşturmak zorunda kaldığımdandır, kimbilir? Artık ortalık sütliman, herşey yoluna girdi çok şükür.

Bu dinginliğin arasından damla damla bir hüzün süzülüyor,farkettiğim. Hüznün üzüntüyle hiç alakası yok bana göre. Üzüntüde geçip gitme vaadi var, ardından da sevinç beklentisi. Oysa  hüzün  yaşanmışlıkların bir sentezi ve daha derin, daha köklü bir duygu. Bir kayıptan, ya da travmadan beslenmiyor, anlamak, hissetmek ve özgür bırakabilmekle alakalı çoğu zaman. İçinde çokça da kabul edişi barındırıyor ayrıca. Bu nedenle yorucu bir mücadele olmaktan çok, dinlendirici ve sakinleştirici bir hissediş. Savaş değil , barış hali.

Bundandır ki ben kızımı yeni hayatına yolcularken hissettiğim sadece hüzün ve gurur. Yarın dökeceğimden emin olduğum birkaç damla göz yaşı ise , tanığı olacağım görsel tablonun şahaneliğinden . Ve ben bu manzarayı hafızama kazımak için olabildiğince sakin ve telaşsız olmayı planlıyorum, bakalım becerebilecek miyim?

Kızımın adı Derya. Onun adını babasıyla beraber deniz lisesi talebelerinin 19 mayıs törenlerini izlerken koyduk. Kız da olsa, erkek de olsa bu çocuğun adı Derya olsun dediğimizde, gümbür gümbür bir ses  Kaptan'ı Derya Barbaros Hayrettin' in kahramanlık öykülerini anlatıyordu mikrafondan. O zamanlar Heybeli ada deniz lisesinin doktoru olan kocam beyaz kıyafetlerinin içinde ne kadar da yakışıklıydı allahım! Büyük bir aşkla kabul etmiştim bu ismi, bugün gibi hatırlıyorum.

Bu gece Derya 'yı iyi geceler öpücüğüyle tek başına odasına yolladığım son gece. Mutluyum. Huzurluyum. Ve dilimde bir nağme...

Bir firtina tuttu bizi, deryaya kardi
O bizim kavusmalarimiz ah yarim, mahsere kaldi


Mapushanede yata yata, yanlarim cürüdü
Pencerden baka baka ah yarim, ela gözler süzüldü

Yeni cezve yeni cezve, kaynar kaynamaz oldu
O benim nazli yarimin dilleri, söyler söylemez oldu


Renkli rüyalar kuzucuğum...

30 Mayıs 2012 Çarşamba

anneme





Ben ne zaman bu kadar büyüdüm anne? Daha dün senin küçücük kızın, dağlar kızı Reyhan'ındım. Üç yaşlarında babasına "ben bir küçük cezveyim" plağını çalsana diye uzatan, onüçünde bisikletini her hafta sonu söküp, yeniden takan, onyedisinde üniversiteli olan kızın ne zaman büyüyüp evlendi , çocuk sahibi oldu da şimdi kendi kızını evlendirme telaşı içinde?

Peki anne sen nerelerdesin bunca zamandır? Görüyor musun beni bulunduğun yerlerden? Gezmeye giderken oğlan çocukları gibi "elbise giymem, pantolonumu isterim" inadıyla salonun ortasında tepinen,  sabırla "bugün bana, yarın kendine" deyip ev işi yapmaya zorladığın, evlilik aşamasında  "ayıp olur" diye özel konular dahil hiç bir konuda geyik yapmadığın küçük kızın şimdi kaynana olmaya hazırlanıyor , biliyor musun anne?

Ne kadar erken beni bırakıp gittin. Sana artık ihtiyacım olmayacak kadar büyüdüğümü sanırdım ne kadar yanılmışım. Tam da şu sıralar, seninle konuşmaya, dertleşmeye öyle çok ihtiyacım var ki anne.
Eğer bir yolunu bulup bir araya gelebilseydik, sana söyleyecek o kadar çok şeyim var ki...

Şu sıralar aklıma en çok takılan konudan başlayayım;
Hani hatırlar mısın, nişanlımın ailesiyle birlikte bizi ziyaret ettikleri ilk gün vardı ya...O gün ikimiz de çok telaşlıydık. Sen evi derleyip toparlama ve misafire çıkarak bir şeyler hazırlama telaşındaydın, bense kendimi güzelleştirme. O koşuşturma içinde senin hiç farkında değildim. Bir ara ben saçlarımı fönlerken yanıma gelip, önüme oturmuş "benim saçlarıma da bir şekil ver "demiştin. Çok garipsemiştim bu isteğini. Sen koskocaman bir anneydin. Niye güzelleşmeye çalışıyordun ki? Güzelleşmek benim gibi genç, yüreği kıpır kıpır, heyecan içinde olanların hakkıydı oysa. Sen ise bir kadın değildin ki benim gözümde, anneydin o kadar.

Ah annem, canım annem, şimdi olsan da eline ayağına dolanıp öpsem, af dilesem senden. Gençliğimin çiğliği ile sana söylemesem de aklımdan geçenler için pişmanlığımı göstersem. Sen çok güzel bir kadınsın, yorma kendini bırak herşeyi, gel beraber neşe içinde kıkırdayarak ayna karşısında ana kız süslenmenin keyfini çıkartalım diyebilsem. Ama yoksun!

Çağ mı değişti, ben mi değiştim, yoksa kızlar mı bilemiyorum. Ben şu sıralar her akşam kızımı yanıbaşımda buluyorum. Ya internette bana beğendiği bir eşyayı gösterirken, ya da o gün olan bir şeyleri anlatırken. Kızımın bana yaşattığı bu küçük mutlulukları ben sana hiç yaşatamadım anne. O günün şartlarında sıradan diyologlardı bizimkisi. Neşeli bir şeyler anlatır mıydım sana hatırlamıyorum. Gülüyor muyduk seninle; benim kızımla kahkahalarla güldüğüm gibi? Sana kızımın bana taktığı gibi küçük sevimli bir lakap takmış mıydım? Kundiiiiii!!! Takmamıştım, aklıma bile gelmemişti.

Çocuktum anne. Üniversite okumak için dizinin dibinden ayrılıp Ankara'ya gittiğimde de çocuktum, okul biter bitmez evlendiğimde de çocuktum. Belki biraz da geç büyüyen çocuklardandım ben. Seninle sürekli birlikte olduğumuz yegane zamanlar sekiz, on yaşlarımda olduğum zamanlardı. Onda da sokağa çıkmak için senin başının etini yer dururdum. Ne güzel , ne sabırla tutardın beni evde.
-Canım sıkılıyoooooorrr !!
-Sıkı can iyidir, kolay çıkmaz !
Şimdi beni güldüren, o zamanlar çileden çıkartıp hırsımdan ağlamama sebep olan o laflar. Bir de her isteğime, şarkı söyleyerek cevam vermelerin vardı. Ona da çok kızardım. Meğer sen de sıkılıyor muşsun anne. Şimdi anlıyorum. Hiç kendin olamamanın, zamansız olmanın, herşeyden sorumlu anne ya da eş olmanın ağır yükünü ben sırtımda hissettiğim anlarda  anladım seni, ama geç oldu anne.

Eğer beni duyuyorsan bir kerecik olsun; hasta olmadığın, ben evlenirken hatırladığım
sağlıklı zamanlarındaki halinle rüyama gir. Sen konuşmasan da mahsuru yok, ben anlatayım sana.
Anne olmaktan bazen çok mutlu bazen de çok yorgun hissettiğim zamanları, çocuklarımı, tatlı kızımla benim seninle kuramadığım tatlı sohbetleri, gülüşmelerimizi , onunla gurur duyduğumu, tabi böyle bir evlat yetiştirebilmeyi becerdiğim için kendimle gurur duyduğumu, ama seni böyle mutlu etme fırsatı bulamadığım için kendime kızgın olduğumu anlatayım.

Sen belki beni dinledikten sonra, her zaman olduğu gibi o en tatlı, en güzel, en sabırlı gülümsemenle bana bakar da saçımı yumuşacık okşarsın. Belki o an ben uzun, çok uzun zamandır ilk defa anne değilde, çocuk olmanın tadını bir kez daha yaşarım anne.

Seni çok sevdim, beni hoşgör anne!!!






29 Mayıs 2012 Salı

oh ne ala, dolce vita!!



Yazlığımı satıyorum! İlgilenenler  Sahibinden.com’da verdiğim ilanı tıklayıp, bahçenin en cıvcıvlı haliyle çekilmiş fotoğraflarına bakıp beni arayabilirler, fiyat pazarlığa tabidir.
                                     ………………………………………
Burayı aldığımızın üzerinden tamı tamına onbeş yıl geçti. Dile kolay, bugün kocaman bir delikanlı olan oğlum daha üç yaşlarındaydı  o zamanlar.Geçen bunca yıldan sonra sitede gözle görülür tek değişim; neredeyse olimpik sayılabilir ölçüde inşa edilen yüzme havuzu ile açık spor sahaları. Onun dışında altyapısı yenilenmediği için site içindeki yollar, köy yolları  gibi toz içinde, elektrik ve telefon kabloları eski usul  direkler üzerinden salkım saçak bir vaziyette evlere ulaştırılıyor , bundan dolayı da  şimşek çakıp şiddetli bir yağmur bastırdığında uzun süreli elektrik ve telefon kesintileri kaçınılmaz. Sitenin  girişinde otomatik açılıp kapanan demir kapı ve başında yirmidört saat boyunca nöbet tutan güvenlikçiler , içerideki eski usul uygulamalarla tezat oluştursa da biz site halkı olarak bu havalı görüntüye harcanan paraya değdiği konusunda hemfikiriz.

Öğünç kaynağımız olan  ağaç çeşitliliğiyle , bu yörede en yeşil görünüme sahip  tek yer bizim site. Hafta içlerinde iki gün ortalığı tozutarak dolaşmaya çıkan sebze kamyonundaki çığırtkan çocuğunun sesinden başka duyulabilir tek ses kuşların,böceklerin sesi. Sakinliğe bu kadar alışınca, bunu bozan alışılagelmişin dışındaki her ses insanın ister istemez dikkatini çekiyor.  Tıpkı  geçen yazın ortalarında, çok sıcak bir günün sabahında duyduğumuz ses gibi; 
-Yandııııııııııııııııımmmmmmmmmmmm!!!
-Kibarcıkların Sevda değil mi o? Nereye koşuyor böyle yalın ayak, yarı çıplak… nereye?
-Evet, evet o…Ne olmuş ki??
                                    ……………………………………………
Temmuz ayının başlarında hemen herkes yazlıklarına gelmiş, koca bir kış boyunca evleri , bahçeleri kaplayan börtü böcek, toz ve pislikle savaştıktan sonra  nihayet dinlenebilmek için sahildeki yerlerini almaya başlamışlardı. Ben, bu sahildeki ilk buluşma anlarını her zaman  çok severim. Eğer kendi hayatımda kayda değer fazla bir şey yoksa, başkalarının hayatlarında görmediğim o uzun dönem boyunca olan biteni dinlemenin tadına doyum olmaz. İnsanlar adeta arada geçen süreyi kapatma telaşıyla, koca bir kış olan biten ne varsa anlatma  gayretine girişirler. Bu önemli aşama geçilmeden mesafesiz yakınlaşmalar kurulamaz, teklifsiz zamanlı zamansız gidip gelmelere cesaret edilemez.  Velhasıl kışın oluşan soğukluğun bir çırpıda yaza yakışan biçimde giderilmesi gerekir. Ondan sonra birlikte geçirilecek iki, üç ay her tür sürprize açık bir zaman dilimidir ki , bence yazlıklarda geçirilen bu kısa dönem  ruhun rutinden uzaklaşma çabası ile olası tüm macera, gizem, aşk, heyecan duygularını içinde barındırır. Bir nevi kopma hali... Kış mevsimi ne kadar tutucu ise, yaz mevsimi o kadar liberaldir. Ve o liberalizmin bokunun çıkmaya başladığı an neyse ki yaz biter de insanlar tekrar gönüllü olarak kurulu, muhafazakar düzenlerine geri dönerler.
Her neyse, lafı uzatmadan sahildeki ilk buluşma anına dönelim.
O gün hepimiz temizlenmiş, yeni bakımı yapılmış sahilde, şezlonglarımıza uzanmış güneşin iliğimize kemiğimize kadar bizleri ısıtmasının keyfini çıkarıyorduk ki içimizden biri yüzünü memnuniyetsizlikle buruşturarak uzaktan  Sevda’nın gelmekte olduğu haberini verdi .  Sevda, koltuğunun altına minderini sıkıştırmış, rengarenk yeni sahil giysileri içinde uçuşa uçuşa bize doğru yaklaşıyordu. Yanımıza vardığında elindeki koca hasır çantayı boş bulduğu sandalyeye atıp güneşle benim aramda bir yerde ayakta dikilerek , yüzünde zoraki bir gülümsemeyle "naber kızlar?" dedi.  Bu tavrı bizim kızları genellikle gıcık etse de ben kızamıyordum . Onun kendini ait olmaya zorladığı bu grup tarafından dışlanmaya çalışıldığını bile bile başka seçeneği olmamasından ya da diğer seçenekler arasında en iyisinin bu olduğuna kanaat getirdiğinden dolayı giriştiği  çabada hep acıklı bir yön buluyordum. Evet yakınlaşmanın dozu arttığında bazen çok baskıcı,  geveze olabiliyordu Sevda. Konuştukları yemek tariflerinden, kendini methetmekten, kocasından, çocuklarından yakınmaktan öteye gitmiyorsa da, özünde iyi , saf bir insan olduğunu sezebiliyordum. Belki de belli ölçülerde yakınlaşmanın dozunu kontrol edebileceğime olan yersiz  inancım neden oluyordu buna.  Yine de  onu itiklemeye gönlüm razı olmuyordu işte.
Hemen yanımdaki şezlongu işaret ederek oraya oturmasını söyledim. Onu gördüğüm için memnundum. Sezonu geç açmışlardı hatta  bir ara evlerini satacakları ya da  kiraya verecekleri haberi gelmişti kulağıma. Ama sonra ne olduysa buradaydılar. Kocasının işleri pek iyi değildi son zamanlarda. Artan kriz en çok onları vurmuştu. Aslında hepimiz benzer durumlardaydık ama Sevda’nın konuları abartmada üstüne yoktu. Küçüğün dershane, büyüğün okul masrafları derken sıkışmışlar, ancak doğru düzgün biri çıkmayınca ev boş kalmasın diye gelmeye karar vermişlerdi. Hem oğlan da çok seviyordu burayı. Her şeye rağmen gelebilmek için Sevda’nın, kocasının başının etini nasıl yediğini tahmin edebiliyordum. Burası onun için önemliydi, bir statü göstergesiydi yazlık sahibi olmak. Tavırları iki sene önce kiracı olmaktan kurtulup, bu siteden ev aldıklarında değişmeye başlamıştı. Ona göre yazlık sahibi olmak ayrıcalıktı. Kiracıların sahip oldukları kısıtlı haklara karşın ev sahibi olmak, yönetimde söz sahibi olmak da dahil tüm haklardan istifade edebilmek demekti. Evi aldıkları yaz karı koca yönetimin olağan genel kurul toplantısına  gelip, herkesin gözü önünde havuz ve sosyal tesisler için yüklü bir meblağda ödeme yaptılar. Aslında Sevda için havuz deniz farketmiyordu, bizden başka kimselerle arkadaşlık ettiği yoktu. Diğerlerini kendine çok yakıştıramadığını söylemekten de çekinmezdi. Kocası Mustafa bey ortalıkta fazla görünmez, hafta içi hergün istanbul’dan onca yolu tepip akşamları sahildeki  gün batım seanslarına yetişirdi. Havuza yapılan onca ödeme, haşarılıktan yaz boyunca yüzü gözü yara bere içinde kalan küçük oğulları  Berk içindi. O yaştaki çocukların hepsi aynıdır. Havuzun kenarında sabahtan akşama kadar gürültülü bir neşe ile atlayıp zıplar,  sadece acıktıklarında eve uğrarlar. Özetle bütün bir kış eve kapanıp burada özgürleşen çocuklar da, kafalarını dinleyen anneler de durumlarından  memnundu.
Bizim kızları rahatsız edense, Sevda’daki bu zoraki samimiyet ve neredeyse sonradan görme hallerdi. Bir de onun her kaş, göz hareketinden, şaka ile karışık yapılan esprilerden alınmaları yok mu… Kibar olmaya çalışır ama mümkün mertebe uzak dururdu herkes.  Daha buraya geldikleri ilk sene notunu vermişlerdi onun. Kocası ise ayrı bir alemdi. Pek girişken sayılmazdı. Karşılaştığında da kibarlık sınırlarını zorlayacak kadar eğilip bükülürdü insanların önünde. Ağdalı bir dil ile hal hatır sormalar, ayaküstü  uzatılan sohbetler nedeniyle bu çiftle tesadüfen de olsa rast gelmemek için  yollarını değiştirirlerdi sitedekiler. Sevda ve kocasının yersiz çabaları kadar ifrata kaçıyordu sitedekilerin tavırları. Yine de Sevda ısrarla anlamaza geliyordu olan biteni.
Hafta içi çalışıp sadece hafta sonları gelebildiğim zamanlarda çok dikkat etmezdim ama, emekli olup yaz boyunca burada kaldığım zamanlarda gözüme batmaya başlamıştı bu durum. Gruba tam zamanlı katılan son eleman olarak da çok belli etmemeye çalışıyordum rahatsızlığımı. Sadece diğerlerinden biraz daha ilgili ve yakındım Sevda’ya. Bir gün onun olmadığı bir yerde onlardan bahsederken  “kibarcıklar” deyivermiştim de, o günden sonra gerçek adları unutulmuştu aramızda. Bu isim her zaman güldürmüştü bizi. Gizli gizli gıyablarında yapılan alayın baş mimarı olmuştum istemeden ama çok da masum sayılmazdım.
Onu yanımızda oturmaya cesaretlendirirkenki hallerime karşı, “sen yok musun, sen” der gibi  hınzırca göz kırparak gülümsedi içimizde en uyanık olan. Sevda ise gruptaki sessizliğe aldırış etmeden yayıldı gösterdiğim yere. Bir yandan soyunup dökünürken, öte yandan, temizlik yapmaktan, çocuklardan, kocasından, annesinin huysuzluklarından bezdiğinden bahsediyordu. Ne zaman o bildik mesafe kalkmıştı da , içli dışlı oluvermiştik anlayamadık hiçbirimiz. “Yeni yazlık cicilerini nereden aldın?” diyerek konuyu değiştirmeye çalıştım. Hemen  işveli bir edayla bunları pazarlardan bulup buluşturup kendine yakıştırma konusunda ne işbilir , ne becerikli bir kadın olduğunu anlatmaya başladı. Saf mıydı, zeki miydi anlamak güç. Ama haklı olduğu bir konu vardı, o da ne giyse yakıştırdığıydı. Güzel sayılmazdı ama ufak tefek, çıtır pıtır bir  kadındı. Zevkliydi üstelik. Vaktiyle moda tasarım kurslarına gittiğinden, kocasıyla evlendikten sonra adamın kıskançlığı yüzünden eve kapanıp kaldığından, böylece bir değerin nasıl heder olup yittiğinden dem vurarak hayıflanırdı her zaman. Onun adına sıkılmıştım, bir yandan da çanak tuttuğum için kendime kızıyordum için için. Uzaklaşmak için denize gireceğimi söyleyip ayaklandım.Tam o esnada  küçük oğlu, yaşıtlarından birkaç çocuğu peşine takmış, ağlayarak yanımıza geldi. Sevda oğlunu ağlar görünce vaveylayı kopardı.
-Yine ne olduuuuu?
Çocuğu havuzdan çıkarmıştı kapıdaki görevli. Tam havuzda arkadaşlarıyla oynarken onu yanına çağırmış ve “site aidatlarını ödemeyenler havuza giremez” demişti o kadar çocuğun içinde. Bunu duyduğumuz an hepimiz donduk kaldık. Burada söz konusu olan bir çocuktu ve ciddi halde rencide edilmişti. Bir kaçımızdan  “aa olmaz ki ama böyle bir şey” sesleri yükseldi. Sevda duyduklarından sonra hemen çantasını toparladığı gibi ayaklanıp bir hışımla havuza doğru yollandı. Ben de arkasından... Adama ağzına geleni bir çırpıda söyledi. Yüzüne kan yürümüş adeta hiddetten morarmıştı. Bu nasıl olabilirdi. Herkesten önce onlar ödeme yaparlardı. Bu ne terbiyesizlikti. Çocuğu havuzdan atma kararını kim vermişti. Bunun hesabı çok fena  sorulacaktı.  Bağrışlarıyla serseme çevirdiği adamın, arkamızdan “ben emir kuluyum ama” diye sızlandığını duydum. Sevda’ yı yalnız bırakmak istemiyordum. Eve çocuk önde, biz arkada birlikte gittik. Sevda yol boyunca söylenmeye devam etti. Kocası akşam gelir gelmez bunun hesabını yönetime soracaktı. Sinirli bir adamdı o, sağı solu belli olmazdı, akılları varsa bu yanlıştan dönerler kötü bir şey olmadan diyordu.
Onu teskin etme çabalarım boşunaydı, yapılan bana göre de yanlıştı. Yönetici dediklerimiz bizler gibi burada oturan site sakinleriydi ve hepsi komşularımızdı. Çocuklarımız arkadaştı. Bu yanlışlığın muhakkak giderilmesi ve ciddi biçimde özür dilenmesi gerektiği konusunda kurduğum cümlelerin hiçbiri Sevda’yı sakinleştirmeye yetmedi. Ben de sustum, bir süre daha yanında kalıp, oradan ayrıldım. Onca zamandan sonra ilk defa içime bir sıkıntı çökmüştü. Eş dost mekanı diye bildiğim yazlığımızda insanlara ceza kesilmeye başlanmıştı, hem de kendi komşularımız tarafından.
Ne Sevda’yı ne de kocasını o akşamdan sonra görmedik. Oysa her akşam üzeri sahile güneş batırmaya inerlerdi. Gelmediler. Gece, gündüz bu konu gündemimize oturmuştu. Yönetime yakın olanlar işin iç yüzünü öğrenip diğerlerine anlatmışlardı. Sevda’lar bu sene herkes ödediği halde yıllık aidatlarını ödemedikleri gibi, ek süre isteme talebinde de bulunmamışlardı. Yönetmelikte belirtilen süre aşıldığında tüm haklardan men edilme cezası zaten eskiden beri vardı ve kabak, ilk bunların başına patlamıştı. Yapılacak bir şey yoktu. Bu konuşmalar dilden dile o kadar çok dolaştı ki, zaman içersinde Sevda tarafında olanlar ve olmayanlar şeklinde ikiye bölündü site sakinleri. Ve görünen oydu ki Sevda tarafında olanlar , ona diğerlerinden biraz daha fazla yakınlık gösteren ben ve birkaç idealistten ibaretti. Geri kalanı çocuğun havuzdan atılarak rencide edilmesi konusunu çoktan unutup, bu olayı şeriatın kestiği parmak acımaz gerekçesine dayandırarak neredeyse “kibarcıklar”dan kurtulma vesilesi olarak görmeye başlamışlardı. Ben çok tepkisel bir insan sayılmam, hatta  idealleri uğruna savaş veren çoğu tanıdığım insanın yanında silik bile sayılabilirim ama bu olayda Sevda’nın en radikal savunucularından biri olarak görülmeye başlamıştım diğerlerinin gözünde. Sanırım bu görüşün oluşmasında neden olan ilk hareketim, olayın patlak verdiği  gün Sevda’nın yanında yer almamdı. Bu böyle de devam etti. Bana göre bu olay çözüme kavuşturulmalıydı, katı kurallar esnemeliydi. Yazlıktaki eski sıcak hava üzerinden esen bu buz gibi havanın defedilmesinin tek yolu sorunu “kibarcıklar”ın şahsından ayrı tutup çözmekti ve ben kimin başına böyle bir şey gelse aynı şeyi düşünürdüm.
Görüşlerimle giderek yalnızlaştırıldığımın farkında olarak olayın üzerinden bir hafta geçtikten sonra Sevda’yı görmek için evine gittim. Kocası verandada oturuyordu. Beni görünce hemen ayaklandı, sandalyesini  verdi, oturmamı bekleyip karısına seslendi.
Sevda’nın beni görür görmez gözlerinin ışıldadığını farketmiştim, bunca sessizliğin ardından hala birilerinin onları unutmadığını bilmekten mutlu olmuştu. Kilo vermiş gibiydi, gözlerinin altı morarmış, bitkin ve bakımsız görünüyordu. Bu hali içimi acıttı. Olan biteni yeni baştan anlattı, anlattıkça hiddetleniyordu. Bir yandan da kocasına yükleniyordu. Bu düşülen durumun tek sebebi oydu, parasızlık suç değildi elbet ama nasıl olurda aidatı ödemediğinden kendisini haberdar etmezdi. Ya da niye gidip araya birilerini sokup ricacı olmamıştı, hep başının dikine giderdi zaten. Karısı tarafından yabancı birinin önünde çocuk gibi azarlanan adam oturduğu yerde ufaldıkça ufalıyordu. Utancından ağzında bir şeyler geveleyip durumu kurtarma çabası içindeydi. Sevda abarttıkça abarttı, adamın beceriksizliğinden, kendinin bu hallere düşmeyecek bir kadın oluşundan, bu aşağılanmayı haketmediğinden bahsediyordu sürekli. İki ateş arasında kalmıştım, geldiğime geleceğime pişman olmuştum. Ne desem Sevda’yı susturamıyordum. Beni görünce zembereği boşalmış saat misali kontrolden çıkmıştı iyice. Bir fırsatını bulup ayaklandım ve kaçarcasına oradan uzaklaştım. Bu iyi niyetim faciayla sonuçlanmıştı benim için. Arkadaşlar uzak durmakla akıllılık etmişlerdi, Sevda tehlikeli derecede kontrolsüz bir kadındı ve insana zarar veriyordu. Bir an önce tası tarağı toplayıp, yazlıktan ayrılmalarını diledim içten içe. Kızlara bu konuyu hiç açmamaya karar verdim. Hem yanlış tarafta yer almış, hem de yüzüme gözüme bulaştırmıştım herşeyi. Onların sorununa çözüm bulamadığım gibi, kendim de sorun sahibi olmuştum. Kocası yönetimde görevli olan arkadaşlarım beni kibarca uyarıyorlardı, kimden taraf olacağını iyi düşün diyerek.
O gece yatağımda, kafama üşüşen düşüncelerle sıkıntı içinde bir o yana, bir bu yana dönerken uyuyakalmışım.
                               …………………………………………………
Sabaha karşı ,sitenin bol ağaçlıklı sokaklarından birinde  nefes nefese koşuyordum. Peşimde birisi vardı, bir kadın.  Gece, yarasaların çıkardığına benzer tiz ve keskin çığlıklar atarak beni kovalıyordu. Çok korkmuştum. Peşimdekinin kim olduğunu göremiyordum, sadece bir siluetti. Ne kadar uzağımda olduğunu anlamak için başımı çevirip baktığımda, elinde ışıldayan bir şey tuttuğunu farkettim , bir bıçak. Çeliğin pırıltısı havada asılı kalmış, sürekli beni takip ediyordu, aramızdaki mesafe giderek daralıyordu. Kalbim göğsümden dışarı fırlayacakmış gibi hızlı atıyordu. Yardım istemek için bağırmaya çalışsam da nafile, sesim yoktu, duyduğum tek ses kadının çığlığıydı. Sanki ensemde bitmiş, öldürücü hamleyi yapmak için bekliyordu. Sırtımın ortasında keskin bir acıyla yere yığılmayı beklerken gözlerimi açtım. Rüya görüyordum. Sıcaktan ve korkudan ter içinde kalmışım. Derin bir nefes alarak ayılmaya çalıştığımda o keskin çığlığı tekrar duydum.
-Yandııııııııııııııııımmmmmmmmmmmm!!!
Kabusumdaki kadar korkutucu olmaktan ziyade acı dolu bir feryattı bu. Dışarıdan geliyordu.  Koşarak pencereye gittim. Kocam  bahçeye çıkmıştı çoktan. Onun peşinden ben de aşağıya indim. Verandaya çıktığımda  onu gördüm. Dehşete kapılmış yüz ifadesiyle , üstü başı perişan halde, yalınayak denize doğru koşan Sevda.
Kimi pencerelerinde, kimi üzerinde pijamalarla bahçelerde, bir kaçı da sokağa dökülmüştü insanların. Hepimiz önümüzden akıp giden bir filmi izler gibi şaşkınlıkla izliyorduk Sevda’yı. O bizden uzaklaşıp sahile doğru koşarken , arkasından kalabalık bir insan topluluğu da onu takip etti. Beton iskelenin oraya geldiğimizde , Sevda’nın beş adım gerisinde durduk. Neler olduğunu anlamaya çalışıyorduk. Sevda denizin üzerinden uzaklara doğru bakıyordu . Açıklardan küçük bir balıkçı teknesi arkasına boş bir sandalı takmış bize doğru yaklaşıyordu. Boş sandalı iskeleye bağlamaya çalıştıklarında, gövdesindeki  kırmızı lacivert çizgiler üzerinde atlayan beyaz yunus resmini hepimiz görmüştük. Sevda oracıkta yere yığıldı kaldı, bir yandan  tarazlanmış saçlarını yolarken “Mustafaaa, Mustafaaaaaa” diye ağlıyordu. Ah Sevda, havalı Sevda… Bu sandala, devasa büyüklükteki  bir yata biner gibi eda ile binen Sevda…Sana ne oldu böyle zavallı Sevda?
Sahipsiz sandal, ceviz kabuğu gibi suyun üzerinde salınıp dururken Sevda’nın arkasındaki kalabalık korka korka ona doğru ilerledi. Kimi koluna girip yerden kaldırmaya uğraşıyor, kimi teselli verici bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Sevda bitmişti. Oğlu denize doğru haykırıyordu sürekli. “Babaaaaa, babaaa”. Sandalın içinden toplanıp torbaya konan boş bira şişeleri, şıngır şıngır sesler çıkartarak çöp varilini boyladılar, suç unsurunu ortadan kaldırma telaşı ile. “Çok içmiş, çok” dedi birisi, “sarhoşken düştü herhalde” diye fısıldadı yanındakine.  O gün Sevdanın evinde akşama kadar sessiz kalabalıklar doldu, boşaldı. Biraz da mahçubiyet seziyordum gelenlerin yüzünde. Kısacık bir an, o da Sevda’yı gördüklerinde sadece. Sonra aralarında mırıldanarak terkediyorlardı orayı. Konuşacak yeni bir konu çıkmıştı herkese. Sonraki günlerde gönüllü ekipler oluşturuldu Mustafa beyi denizde, kıyı boyunca aramak için. Haftalar geçmesine rağmen hiçbir ize rastlanmadı. Giderek ümidini kesmeye başlıyordu insanlar. İki hafta sonra Sevda’nın ağabeyi gelip onları toparlayarak İstanbul’a götürdü. Evin tüm perdeleri çekilip kapıları sımsıkı kapatılınca ıssız ve ürkütücü göründü gözümüze. Geceleri hiç birimiz o evin sokağından geçmez olmuştuk. Sohbetlerimizde, Sevda ve kocasından bahsederken özellikle  “kibarcıklar” demekten kaçınıyorduk.
Yazlık , aslında Mustafa beyin kaybolduğu sabah bitmişti ama bizler inatla ağustos ayının sonuna kadar kaldık. İçimizde hep bir ümit oldu Mustafa beyin bulunması ile ilgili. Teknesi olup denize açılan kim varsa dönüşünü merakla bekledik. Ama hiçbir şey çıkmadı. Adam buhar olup uçmuştu sanki.
Bu sene baharda evi yoklamak için bir hafta sonu yazlığa gittik. Çocukları okullu olmadığı için yazlığını erkenden açan birkaç yazlıkçıyla karşılaştık sahilde.  Geçen koca bir kışın ardından yokluğuna yeni bir hikaye yazılan Mustafa beyle ilgili konuşulanlar ilginçti.Ne yalan söyleyeyim, ben de inanmak istedim anlatılanlara.  Hikayeye göre de o gece karısının aşağılayıcı, ağır sözlerine dayanamayıp önce evde, sonra da bir başına sandalla açılıp denizin ortasında içip içip en yakın sahilde karaya çıkıp izini kaybettirmişti Mustafa bey. Zaten işlerinin iyi gitmediği, uçan kuşa borçlu olduğu herkesçe malumdu. Helal olsundu adama, bundan iyi plan yapılamazdı. Hem dırdırcı bir kadından, hem de borçlarından kurtulmuştu bir hamlede. Şimdi kimbilir hangi sıcak sahillerde yeni bir hayata yelken açıp terütaze hatunlarla gününü gün ediyordu. Ohh ne ala, dolce vita!!!