28 Kasım 2011 Pazartesi

bekleme koridorları



Hastaneler  kötüdür. En şık, en donanımlı olanı bile moral bozar. Ben genellikle uzak durmaya çalışırım oralardan, ama istemesem de yolum düşer  arada sırada.
Bugün babam için gittik. Şuna kanaat getirdim ki, yaşlı insanlar benden çok daha fazla huzur buluyorlar hastanede, evlerinde olduklarından daha güvende hissettiklerinden olsa gerek.
Babam geçen haftadan beri neredeyse hergün gidip geliyor buraya. Yol uzak, çabuk yorulup, zor yürüyor olmasına rağmen, herseferinde umutla gelip  onca tahlili yaptırıyor, tepeden tırnağa vücudunu taramaya yarayan alet edavatın içine giriyor, kendisini daha önce görmemiş ne kadar doktor varsa herbirine dertlerini sayıp döküyor hiç usanmadan.  Bunu en geç iki sene de bir tekrarlıyor üstelik. Sadece bir umutla; doktorlar , onun ellili yaşlarında olduğu gibi sağlıklı, çevik bir şekilde yürümesini sağlasınlar diye. Yetmişlerinin başına bile dönmeye  razı laf aramızda. Son on yıl içinde kireçlenmeye, bel fıtığına bağlı olarak  dizlerinde hızla ilerleyen dermansızlık nedeniyle yürüyememek,  babam için katlanılması  ne zor bir durum… Ortada değiştirilebilir bir bulgu da yok. Sonuç aynı, yaşa bağlı eskime ve onun geri döndürülemez neticelerini geçici de olsa ortadan kaldırabilcek en ufak umut kırıntısına bile razı babam. Doktorlar sorumsuzca mı diyeyim, yoksa böylesi hasta için daha mı iyi karar veremedim ; beyhude çabalar için sürüklüyorlar babamı hastanelere . Bütün sıkıcı, acı verici sürecin sonunda da, önlerindeki kağıtlara bakıp ,kafalarını bir oraya bir buraya sallayarak vaziyeti bir kez daha özetleyiveriyorlar yüzüne, ama cümlenin sonuna yeni çıkan ilaçları deneme ihtimalini de ekleyerek tabi. Bu süreç onu yorsa da, beklentimin aksine, ümitsizliğe düşmekten öte bir iyilik yaratıyor babamın üzerinde. Kısa süreliğine de olsa yeni umut ışığına tutunuyor sımsıkı. Azıcık bir düzelme görse kendinde, bütün sıkıntıları unutmaya hazır. Bu nasıl bir yaşama azmi allahım ? Hayranım...  Her gelişin ardından ,ona ayrılan zamandan , gösterilen ilgiden mutlu, umutlu ayrılıyor hastaneden. Bense ruhen ve bedenen çökmüş olarak giriyorum babamın koluna. Geleceğimi görür gibiyim. Kastettiğim gelecek çok uzak değil, bu andan sonraki herhangi bir andan bahsediyorum. Bundan hoşlanmasam da, böyle düşünmeme sebep oluyor hastane koridorlarında bekleşen insanlar. Öyle genç ve öyle hasta görünümlü insanlara rastlıyorum ki oralarda.
Beklediğiniz koridor, size o koridorda bekleşen diğer insanların hastalıkları konusunda ipucu verebiliyor, bunun için doktor olmaya gerek yok.  Tomografi merkezinin önüne genç, zayıflıktan kuş kadar kalmış bir kadını getiriyor iriyarı bir adam önündeki tekerlekli sandalyeyi iterek. Kadın adama hiç bakmıyor,ne bir tebessüm, ne bir tanışlık var aralarında, hastabakıcı olmadığı belli, sivil giyimli sağlıklı görünümlü adamın , kadının kocası olabileceğini tahmin ediyorum. İnsan karısı ya da kocası da olsa eğer gelgeç değil önemli bir hastalıkla uğraşıyorsa bedeni,  yalnızlaşıyor bir anda.  Yüzü düşüyor, bakışları önünde beklediği kapının açılıp kapanmasına kilitlenerek orada öylece  beti benzi solmuş bir şekilde duruyor. O bekleyişte arkasında ayakta dikilen adama hiçbir pas yok, tebessüm yok, tamamen kendi derdinde, hem bunlar senin suçun der gibi bir duruş içinde. Adam hiçbir dahli olmadığını bilse de kendisi sağlıklı olduğu için utanır gibi kaçırıyor gözlerini kadından. Oraya buraya bakıyor boş boş, duvardaki yazılara ve resimlere takılıyor gözü. Uzun uzun okuyor, bir şeyle meşgul olma çabasında. Sonra bekleşen diğerlerine gidiyor gözleri. Belki onları kendi karısıyla karşılaştırıyor. Allah kahretsin diyor içinden, en genci benimkisi…Şurada ,üstü başı dağınık, uzun etekli, takoz terlikli, şalvarımsı pijamalı,   yüzü gözü kırışıklık içinde, hem de hayli çirkince, ikibüklüm olmuş oturan yaşlı kadın değil de niye benim gencecik, güzeller güzeli karım? diye düşünüyor.
Hastalıktan olsa gerek, hayli zayıf görünen karısı , belli  ki yatağından kaldırıldığı gibi sandalyeye konup buraya getirilmiş. Kafasının arkasındaki saçlar tepesine yapışmış sürekli yatmaktan. Sağlıklı günlerinde olsa asla taramadan insan içine  çıkmayacağı saçları kısa kesilmiş, kızıla çalar renkte. Üzerinde yeni giydirildiği besbelli , bebek pembesi bir pijama, ayaklarında dizkapağına kadar çekilmiş bembeyaz çoraplar… Ayağına geçirilmiş temiz bir terlikle neticelenen bacakları zayıflıktan küçük kız bacağı gibi sandalyenin ayak basma yerlerinde sağa sola devriliyor sürekli. Hala kendini salmamaya gayret  gösterebildiği  vücudundaki  tek yer, dimdik duran başı. Kasları ve kemikleri zayıflıktan belirginleşmiş ip gibi incelmiş boynunun üzerinde , ciddi, metanetli görünmeye çalışan, kimseyle gözgöze gelmeyen bir kadın kafası dikiliyor yukarı doğru. Neye ya da kimeyse, kafa tutar gibi. Bu işin bir an önce bitmesini ister gibi… Belki de kendi üzerinde toplanan acıma dolu bakışlardan kurtulup, nicedir küstüğü dış dünyaya  kapısını kapatarak yatağına uzanacak. Ama farkında değil bu koridorda herkes birbirine sadece bir anlık süre için, o da sırada benim önümde mi, arkamda mı diye öğrenmek için bakıyor, kimsenin kimseye acıyacak hali yok burada.
Onu izlerken  bu bakışta bir tanıdıklık hissediyorum. Daha önce bu kadını nerede gördüm  ben? Düşünüyorum, düşünüyorum…Annem geliyor aklıma birden. O an kadının anneme ne kadar da benzediğini farkediyorum. Benzerlik fiziki olmaktan öte, tamamen duruşta.  Benzer koridorlardan birinde ben annemi böyle sandalye üzerinde, dünyaya kendini kapamış , ızdırabına dönmüş beklerken gördüğümün üzerinden kaç yıl geçti? Çok, çok fazla. Annem de bu kadın kadar genç miydi? Çok gencti elbet. Onun bu bakışını yakaladığımda şimdiki gibi gündüz değil geceydi üstelik. Ya da gündüzdü de, röntgen çekim merkezi yerin üç kat altında olduğu için gece ile gündüz ayırt edilemediğinden, ben kafamda o anı geceye yakıştırmıştım? Annemle kısacık bir an gözgöze geldiğimizde ne bir soru vardı gözlerinde, ne de bir cevap veriyordu bakışlarımla ilettiğim soruya. Tek gördüğüm ne kadar yalnız olduğuydu ve içimi en çok acıtan, bu durumdan ne kadar da  haberdar olduğuydu.
O kısacık benzerlik anını yakaladığımda  üç gerçek bir kez daha dank etti beynime;
-Bu sandalye de ben de bir gün oturuyor olabilirim.
-Bu koridorlarda aynı hastalığa sahip olanlar tipleri ne kadar farklı olurlarsa olsunlar gördüğümüz duruşlarıyla birbirlerine benzerler.
-En yalnız olduğumuz anların ilkidir bu koridorlarda tekerlekli sandalyeye oturduğumuz anlar.
Ha, bir şey daha var;
-YAŞILIK KÖTÜ, ÇOK KÖTÜ BİR ŞEYDİR !!!!

2 Mart 2011 Çarşamba

blogumun kapanması hakkında




Geçenlerde bir arkadaşım sitende bir problem mi var, giremiyorum demişti. Ben de saf saf , -bir şey yok hatta aslanlar gibi facebook'tan da yayın yapıyorum diye cevaplamıştım onu. Esas yanıt bugün geldi, meğer kapatılmanın ayak sesleriymiş bunlar.

Daha idrak edebilmiş değilim bu olayı, o yüzden beş dakika arayla adresimi tıklayıp girip giremediğimi kontrol ediyorum, bu arada takip ettiğim diğer bloglar içinde geçerli bu yoklamam. Ne zamanki ekranda siyah band üzerinde "mahkeme kararıyla kapalıdır" yazısını göreceğim o zaman inanacağım galiba işin ciddiyetine. Bu siyah band meselesini de ben uydurdum, bildiğimden değil, daha önce hiç bloğum kapatılmadı ki.

En son parti kapatma kavramında kalmışım ben ve onların ne hissettiğini şimdi daha iyi anlayabiliyorum. Gece yarısı benim gibi hummalı bir çalışmaya girip, seslerini son kez duyurma telaşına kapılmışlar mıdır acaba? Partiler bizim gibi bireysel değilller elbet, onların kapanışları daha debdebeli oluyordur herhalde, en azından büyük puntolarla gazetelerin ilk sayfalarına haber olarak kondukları kesin. Acaba biz naçizane blogerlerın başına gelen bu olay, yarın haber olur mu gazetelerde? Baş manşet olmasını beklemiyorum da, şöyle küçücük bir haber... Blogu ben ve benim gibi amaçlarla kullanan insanların ne düşündükleri umursanır mı bilmem...

Bu bloğu oluşturduğum ilk günleri yazmıştım, okuyanlar bilir, ne kadar heyecanlı olduğumu. Şimdi de nahoş bir duygu kapladı içimi bu son olayla beraber. Biliyorum ki son zamanlarda ülkemde iki şey oluyor;

Birincisi, birileri bazı imkanları farklı amaçlarla kullanıp suyu bulandırıyor ve onlar cezalandırılacakken, imkanlar tüm kullanıcıların elinden külliyen alınıyor.
İkincisi ise, türk'ün engin zekası ile "çıkmadık candan ümit kesilmez misali" başka bir çıkış yolu bulunarak daha kısıtlı imkanlara razı olmaya zorlanıyor insanlar istemeden.

Her ikisi de  nahoş duygulara kapılmama sebep...

Sapla samanın ayrılabildiği, kurunun yanında yaşın yanmadığı, kararların sebep ve sonuçlarının iyi düşünülerek adilce alındığı bir ülkede güvenli, huzurlu, kural delici yeni yol ve yöntemler aramakla değil, gerçekten istediğini yapmakla vakit geçiren bir insan olarak yaşamak istiyorum ben ve sanırım herkes istiyor bunu.

Bu yazıyı kapanma telaşı içinde yazdım. Burada yayınlayıp, becerebilirsem sizlerle paylaşacağım. İmla hatalarım ve cümle düşüklüklerim için affola... Malum  perde üzerime kapanıyor, acelem var!!

27 Şubat 2011 Pazar

bir yer var biliyorum





boyumdan büyük hayallerim var benim.
biliyorum bir yer var bu yıkık dökük viranenin ortasında,
bir yer var biliyorum
gökyüzünü rahatça görebileceğim.




 

23 Şubat 2011 Çarşamba

aşk korkunç olamamaktır




Aşk güzel bakmaktır, tatlı bir tebessümdür dünyaya,
taze bir güzellik, uysal bir kabulleniştir çevresinde olan biteni,
aşk güzelliğe övgüdür, emsalsiz olmaktır,
üşümemektir aşk, yüreği yüklü olmaktır,
akıp giden zamana kafa tutmaktır,
aşk gençliktir



ve ne kadar uğraşsanda
korkunç olamamaktır aşk.


17 Şubat 2011 Perşembe

tesadüfler


Blogumu uzun bir süre öksüz bıraktığımın farkındayım. Öykü yazma derdine düştüğümden; yoksa ihmal filan yok yanlış anlaşılmasın. Öyküyü her yerde aradım; sokakta yürürken, yolda kulağıma çalınan konuşmalardan, insanlarla sohbet esnasında hatta gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinde… Bulamadım, belki de buldum burun kıvırdım.  Kısa bir süreliğine pes ettim ben de. Başkalarının yazdığı öyküleri okudum o sırada, filmler izledim. Bazılarının kurgusuna hayran kaldım, bunu daha önce niye ben düşünmedim diyerek hayıflandım. Bu da benim kısaca yazamama öyküm. Neyse benim anlatmak istediğim hikaye başka aslında.
Bugün "Aşk tesadüfleri sever" filmini izlemeye karar verdim. Vakit erken olduğu için önce bir şeyler atıştırıp ardından  mağazaları gezmek niyetindeydim. Canım çıtır, çıtır taze simit yanında kaşar peyniriyle demli bir çay çekti.  Nautilus’ta denemeyenler bilmez, son yıllarda yediğim en lezzetli simidi  Carefour'da yapıyorlar, hem de sokak simidi tadında ve her daim sıcak. Simidin yanına ince bir dilim Trakya kaşarı kestirdim çekine, çekine.  Meğer tıpkı köşe başındaki bakkal gibi büyük marketlerde de gramajın önemi yokmuş. Nevalemi alıp, meyve reyonunun tam karşısındaki küçük mekâna gidip geleni geçeni rahatça izleyebileceğim bir masaya yerleştim. Alışverişini tamamlayıp ağzına kadar dolu sepetleriyle soluklanmak için buraya uğrayıp çay içenler, karınlarını doyuranlar, benim gibi simidin tadını keşfetmiş olanlara sırtımı dönüm, sıcak çayımı yudumlayıp simide kaşarı katık ederek önümden gelip geçeni izlemeye koyuldum. Nazım’ın dediği gibi; memleketimden insan manzaraları yerine marketimden insan manzaralarını seyrediyordum oturduğum yerden. Bir ara gözüm yanı başımdaki Krispy Kreme tezgahına takıldı,  tezgahın üzerine  tadımlık olarak sunulmuş  donutlar dizilmişti. Önümden geçen orta yaşlı bir kadın kararsız adımlarla tezgaha yanaştı ve ikrama yakından baktı. Tezgâhtaki genç, - alın bir tane, tadına bakın diye cesaretlendirince kürdana takılı küçük bir parçayı ağzına attı. Yüzündeki ifadeyi dikkatle izliyordum. Beğenmeyeceğini daha en başından anlamış gibiydim. Gözlemeye, mantıya, ev yapımı puaçaya, kek’e, mis gibi su böreğine, baklavaya, kadayıfa alışkın beden tanıştığı ne idüğü bellirsiz  bu yeni tadı yiyecek hafızasında uygun bir yere yerleştirmeye çalışıyordu besbelli.  Sevgililer gününe özel çıkarıldığı her halinden belli kalp şeklinde, üzeri kırmızı şekerle süslenmiş donutlardan bir tane de ben denedim. Ağzımın içindeki lokma, tadıyla birlikte yok olup gitti bir anda. Simide ihanet etmişim gibi geldi bana, hemen bir parça koparıp ağzıma atarak onun gönlünü hoş ettim. Tezgâhtaki gencin gülümseyen yüzünden aldığım cesaretle, biraz da sohbet etmek isteyerek - sen bunun tadını seviyor musun? diye sordum çekine, çekine.  Sevmiyorum, hamuru bir garip geliyor bana diye cevapladı. Rahatladım. Elimdeki simidi göstererek bunun yerini hiçbir şey tutmaz değil mi diye küçük bir parçada ben ikram ettim, geri çevirdi kibarca. Doğru ya; elindeki simitle donut tezgahında satış yapmak pek de hoş kaçmazdı herhalde.
Aramızdaki sohbet, gençlerin bizim zamanımızdaki lezzetlere yabancılaşmış olmasından açıldı, giderek şimdiki devir ile bizim devrin karşılaştırmasına döndü. Sanki aynı devrin çocuklarıydık ikimiz de,  oysa o taş çatlasa otuzlarında görünüyordu. Çok sayılmazdı canım aramızdaki kuşak farkı, bunu bana hissettirmeyen konuşmalarından dolayı çocuktan hoşlanmıştım. Laf nereden geldi hatırlamıyorum, evli misin? diye sordum özelleşmedeki cesaretime şaşarak.
-Değilim ve sanırım evlenmeyeceğim.
-Neden ki?
-Yaşadıklarımdan sonra, buna cesaret edebileceğimi sanmıyorum.
-Ne yaşamış olabilirsin ki böyle düşündürecek, geçmişe takılma geleceğe bak gibi beylik laflarla konuyu geçiştirmeye çalıştım. Sohbetin geldiği noktadan hoşlanmamıştım, ancak tedirgin olmamı gerektirecek bir şey de yoktu ortada.
 -Ben iki kez nişanlandım ve ikisi de trafik kazasında öldü.
İşte bunu hiç beklemiyordum. Gözlerim gelip geçenlerin üzerinde takılı kaldı. Çocuğun söylediklerinin gerçek olup olamayacağını kafamda evirip çeviriyordum sürekli.
-Büyük talihsizlik, çok üzüldüm gerçekten, çok genç insanlar, yazık gibi bir şeyler söyledim.
-İlkine ben de çok üzüldüm, hala unutamam, onu çok seviyordum daha on sekiz yaşındaydı. İkincisi ailemin zoruyla oldu. Allah var ben onu hiç istemedim ama yine de çok üzüldüm öldüğüne. İkisi de babalarıyla birlikteyken oldu, ben yoktum yanlarında.
-Beni işletmiyorsun değil mi? diye sordum kendimi garantiye almak istercesine. Bu kadar talihsizliğin aynı adamın başına gelmesi bence  biraz abartılıydı. Hayal gücü benden çok zengin, ayaküstü hikaye yazmada benden çok usta bir genç olabilirdi karşımdaki.
-Yok, niye yalan söyleyeyim ki, isterseniz ispatı var, yaşadım ben bunları ve o insanlara bir şekilde uğursuz geldiğime inanıyorum. Yani bunca olaydan sonra yeni biriyle tanışmak zor, ya onun da başına bir şey gelirse?
Aklımdan daha önce böyle üst üste talihsizlikleri yaşadıklarını duyduğum insanlar geçti, onları örnek vermek istedim ama bu saçmaydı tabi. Başkalarının felaketiyle avunabilir miydi insan?
-Gerçekten talihsizlik, ama sen takılma bunlara, belki de ciddi bir sınavdan geçtin ve mezun oldun. Belki de tüm yaşadıklarını sana unutturacak biri karşına çıkacak ve sen hiçbir olumsuzluk düşünmeden onu seveceksin, olamaz mı?
-Bilmem, olabilir mi?
-Senin için çok iyi şeyler olmasını yürekten diliyorum, ciddiyim gerçekten diyerek kalkmak için hareketlendim. Bir çay daha içseydiniz diyerek gülümsedi. Sinema saatim geldi diyerek oradan ayrıldım.
Filmi hıçkırıklarımızı tutarak, gözlerimizden sular seller gibi yaşlar akıtarak izledikten sonra bir anda o soru geldi aklıma. Bu kadar tesadüf olabilir mi?  Sonra tezgâhtar çocuğu düşündüm -neden olmasın?
Okuduğum bir kitaptan alıntı: gerçek ile kurgu arasındaki tek fark, kurgunun anlamlı olma zorunluluğudur.
Bence ne kadar doğru… Hayatta, kurguyu aratmayacak o kadar çok öykü var ki bizim inanmaya hazır olup  yaşamayı kabul ettiğimiz…

3 Ocak 2011 Pazartesi

şapkalar

Her birimiz çeşit, çeşit insanız. Özgür iradelerimiz şapkaların altında. Onları çıkardığımızda, yok aslında birbirimizden farkımız ....



20 Aralık 2010 Pazartesi

çam ağacı



Perihan’ın mutfağında sabahtan beri hummalı bir çalışma vardı. Geceden ıslattığı buğdayı, fasulyeyi, nohudu koca bir tencereye koyup ocağın üzerine yerleştirip altını yaktı. Mutfak masasının üzerinde her birini sabırla küçük,  küçük doğradığı kayısı, incir ve elmanın üzerine rendelenmiş portakal kabuğuyla yıkanmış kuru üzümleri de ilave ederek hazırladığı malzemeleri tencerede kaynamakta olan helmelenmiş karışımın üzerine döktü. Tahta kaşığın ucundan üfleyerek tadına baka,  baka şekeri koydu en son. Kıvamının iyi olduğuna kanaat getirerek büyük bir kepçeyle tezgâhın ve masanın üzerine dizili cam kâselere aşureyi boşaltmaya başladı. Taneler, içinde yüzdüğü sıvıya asılı kaldığında sonuç başarılı demekti, dibe çöküyorsa fena. Bu gözlemi ta küçücük bir kızken gelin geldiği koca evinde, rahmetli kaynanasını sürekli izleyerek edinmişti Perihan.  Bu kızın eli her işe yatkın derdi kaynanası onun için, ustanın yanında çıraklık dönemini tamamladıktan sonra aşure yapımında boynuz kulağı geçmişti artık. Onun yaptığı aşureyi yiyip de tarifini sormayan yoktu. Her seferinde malzemelerini tek, tek sıralar ancak kaynanasından kaptığı püf noktalarını kendine saklardı. Bunlar yalnızca gelinine aktaracağı geleneksel mutfak sırları olarak kalacaktı oğlu evlenene kadar. Muharrem ayını da bahane ederek o gün duaya gelecek olanlar özellikle aşure yapmasını isteyince, sevabının kayınvalidesinin ruhuna ulaşmasını dileyerek seve, seve kabul etti Perihan.
Kâselerde dumanı tüten aşurelerin üzerlerine bir kaç damla gülsuyu gezdirdikten sonra süsleme bölümüne geçti. Önce kavrulmuş susam, ardından fıstık, kuş üzümü, iri kıyılmış ceviz ve son olarak da nar taneleri… Hazırladığı kâselere bakıp mükemmel göründüklerini düşünerek, misafirler gelmeden eksik gedik var mı diye kolaçan etmek için salona yöneldi.
                                                                      ****
Sabah saat tam yediyi gösterdiğinde Azim gözlerini açtı. Karısı yatağın diğer tarafında hiç kıpırdamadan, yorgana sarınmış uyuyordu. Her gece yatarken kombiyi kapattığı için o sabah da evin içi çok soğuktu. Avuç içlerine hohlayarak ellerini ısıtmaya çalıştı. Banyoya girip uzun, uzun işedi, yüzünü yalap şalap yıkadıktan sonra yatak odasına döndü. Geceden teperek yere çıkardığı pantolonu ile sandalyenin üzerinde duran kazağını çabucak üzerine geçirip parmak uçlarına basarak sessizce odadan çıktı. Salonda yüzükoyun yatmış, sağa sola açtığı kolu bacağı daracık kanepeden  taşan oğlunun üzerini örttü.  Portmantoda asılı kabanını giyinip, yeşil kukuletasını kafasına geçirdikten sonra kapıyı kapatıp çıktı.
Her kattaki dairenin kapısını tek,  tek dolaşıp, akşamdan bırakılan notları elindeki küçük deftere kaydetti. İki ve beş numara kapıya torba koymuştu, bu ekmek alınacak anlamındaydı. Bir numara her sabah küçük kızı için bir kutu günlük süt ve cumhuriyet gazetesi beklerdi. Üç, dört ve altı numara için her gün gazete koyardı kapıya. Sadece altı numara arada bir okuduğu gazeteden sıkılıp başka gazeteye geçer, birkaç gün denedikten sonra tekrar eski gazetesine geri dönerdi. Diğerleri taşındıklarından beri aynı gazeteyi istiyorlardı. Azim servis sepetini alıp binadan çıktı. Hava çok soğuktu, bu gece kesin kar yağacak diye geçirdi aklından. Kokusundan anlamıştı. Hava tahmini konusunda yıllar önce inşaattan düşüp beş yerinden kırılan koluyla, küçükken dedesi tarafından eğitilmiş burnu hiç şaşmazdı. Servisi bir an önce bitirip bahçedeki ağacı süsleme işine koyulmak istiyordu. Bugün yılın son günüydü ve sokaktaki diğer binalar gibi onun binası da süslü olmalıydı.
                                                                      ****
Uzun zamandır sabahları zor kalkıyordu Cemal. Uyandığında içini nedenini bilmediği derin bir sıkıntı kaplıyor tüm vücudu gece taş taşımış gibi ağrıyordu. Özellikle bu sabah ki gibi karanlık ve kasvetli havalarda canı yataktan çıkmayı hiç istemezdi. Belki de gözünü kapayıp, yorganı üzerine çekerek tekrar uykuya dalabilirse, tüm sıkıntılarından ve ağrılarından kurtulmuş olarak yeniden uyanabilirdi.  Ancak yatakta ne kadar debelenirse debelensin, o huzur veren ikinci uyku gelmezdi bir türlü.  Çaresiz kalkıp memuriyet zamanlarından kalma alışkanlıkla traşını oldu, karısının hazır ettiği ütülü kıyafetleri giyinerek mutfağa geçti. Ocakta kaynayan çayın buharından buğulanmış camı eliyle silip dışarıya baktı. Alt kattaki öğretmen hanımın küçük kızı servise binmiş giderken annesine el sallıyordu. Onları öyle görünce yüreği cız etti. -Hiç kızgın olmadığın halde bazı insanları görmek istemezsin, işte ben de bu anne ile kızını hiç görmek istemiyorum, dedi karısına. –İlahi Cemal, neler saçmalıyorsun öyle? Ne yapsınlar, kime ne zararları var ki? Doğru, kime ne zararları var ki diye düşündü Cemal. Kapıdan gazetesini alıp masaya geri döndü. Demli çay ve kızarmış ekmek kokuları arasında sıkıntısı bir nebze  hafiflemişti. Karısı bardaklara çay koyarken, kendisi gazeteyi gözden geçirdi. Sayfayı çevirince tanıdık bir sima ilişti gözüne. Gözlüklerini takıp resme dikkatlice baktı ve altındaki haberi okudu. –Bizim müftünün hakkında zimmete para geçirmek ve partiye zorla oy toplamaya çalışmaktan soruşturma açılmış baksana diyerek gazeteyi karısına uzattı.
                                                                      ****
- Bir an önce gitse de kafamı dinlesem diye aklından geçirdiği an büyük suçluluk duydu Pınar, servisten el sallayan kızını gördüğünde. Olur olmaz nedenlerle evde çığlık çığlığa ağlayan kızını susturmaya çalışırken, o uyuyup yalnız başına kaldığında ne izlediğini anlamadan televizyona bakarken, bayramlarda, yılbaşlarında herkesi tatlı bir koşuşturma içinde gördüğünde, kızı her sabah uyanıp okula gitmeyeceğim diye ter, ter tepindiğinde kocasına ölesiye öfkelenirdi Pınar. O gece içkili olduğu halde işyerinden gelen acil çağrı üzerine arabaya atlayıp gitmeseydi şu an yaşamları çok farklı olabilirdi. Polis gecenin bir vakti arayıp kocasının kaza yaptığını bildirdiğinde  önce kendisini suçladı ayaklarına kapanıp yalvarmadı diye, ya da huysuz bir kadın olup gitmesine mani olmadı diye… Olan olduktan sonra, keşke’ lerin anlamını yitirdiğini sadece kaybedenler bilir. Pınar geç yaşta bulduğu aşkını, kızının babasını, can yoldaşını kaybetmişti. Onsuz devam edemeyeceğini her düşündüğünde kızına gitti gözü, o ne olurdu?
Pılını pırtısını toplayıp kaçtı, kocasıyla hatıralarının olduğu o uğursuz şehirden ve onu kimsenin tanımadığı, hikâyesini bilmediği bu koskoca kente geldi. Yabancı ve ürkütücü bir kalabalığın içinde kızıyla birlikte yapayalnızlardı İstanbul’da. Pınar ne kimsesi olsun, ne de kimsenin bir kimsesi olsun istiyordu. O söylediğinde - merhaba’ lar mesafeli, - görüşürüz’ ler elveda der gibi çıkardı hep ağzından. Bir süre sonra apartmanda ki insanlarda, okulda ki meslektaşları da hikâyesini öğrendiler. İlk duyduklarında ne diyeceklerini bilemediler. Sonra vah vah! lar, ölenle ölünmez! ki ler çıktı ağızlardan. Onların gözünden durumun içler acısı olduğunu görmüştü Pınar. Kızının da aynı şeyi görmesinden korkarak herkesten uzak durmaya karar verdi. Artık sadece yolda karşılaştıklarında gözlerini kaçırarak başlarıyla selam veriyordu apartmandakiler. Hatta kapısının açıldığını duyan, aşağıya inmek için onun eve girmesini bekliyordu yukarıda.  Onların acınası yalnızlığını uzaktan izleyenler için vicdani bir yüktü kızı ve kendisi. Servis gözden kaybolana kadar dualar etti ardından, ikna olmadı tekrar diledi,  sonunda hepsi aynı kapıya çıkan tek bir yakarış kaldı dilinde -kızımı bana bağışla, onu elimden alma! Evine döndüğünde üst kattan bir bağrışma koptu. Müftünün iki kızı yine birbirlerine girmişlerdi.
                                                                   ****
Azim, sabah servisinin ardından binanın günlük temizliğini de tamamlayıp, altı numarada oturan yöneticiye çıkıp kapısını çaldı.
-Abla, Cemal bey müsaitse bir diyeceğim var kendisine…
 Az sonra okuma gözlüklerinin üzerinden soran gözlerle bakarak Cemal belirdi kapıda. Azim heyecanla bu yılbaşı için bahçedeki çam ağacını süsleme planlarından bahsetti ona. Eğer o da uygun görürse, hemen gidip ağaca rengârenk yanıp sönen ışıklardan almak istiyordu caddedeki  dükkândan. Önceden baktığı için tüm modellerin fiyatlarını da sıraladı ayaküstü. İzni de, parayı da alıp merdivenlerden aşağıya inerken,   -ağacı öyle güzel süsleyeceğim ki, binadakiler  bayılacak diye geçirdi içinden.
Azim elinde tüm malzemelerle bahçede ağacın çevresinde dolanıp, kablonun ucunu en yakın hangi prize takabileceğini düşünürken kapının önünde büyük beyaz bir minibüs durdu. İçinden,  yalnızca yüzlerini açıkta bırakan siyah çarşafa bürünmüş on, on beş kadın indi. Azim’in yanından geçip binaya girerken bir yandan da çarşaflarının ucuyla yüzlerini örterek yan gözle onu süzdüler. Azim şaşkındı, değil binaya bu sokağa bile daha önce böyle tiplerin geldiğini hiç görmemişti.
Hemen önlerine geçip kimi aradıklarını sordu. İçlerinden en yaşlı ve otoriter görüneni, -Perihan hanımlara geldik, burada oturmuyor mu? diye diklendi. Azim, kadınların yollarından çekilerek geçmelerine izin verdi, yine de doğru söyleyip söylemediklerinden emin olmak için apartmanın girişinde Perihan’ın kapısı açılana kadar bekledi. -Bu kadınlar ne yapmaya geldiler ki buraya? diye düşündü.
                                                                      ****
Bütün kadınlar kapıda ayakkabılarını çıkarıp içeri girdiklerinde Perihan’ı bir telaş aldı. İlk defa evine gelen bu kalabalığın içinde sadece iki üç kişiyi tanıyordu. Fatma hoca ile kuran kursundan bir arkadaşın evinde yapılan hatim duasında tanışmıştı. O günden sonra davet üzerine birkaç kez ev toplantılarına katılmış, sıranın ona geldiği hoca tarafından duyurulduğunda hem sevinmiş, hem de heyecanlanmıştı. Böylesi hayırlı bir birlikteliğin onun çatısı altında gerçekleştirilmesi evin betini bereketini arttıracağı gibi içinde yaşayanların sevap hanelerini kabartacak, yapılan dualardan ölmüşlerin ruhu da nasiplenecekti.
Fatma hoca kırk beş, elli yaşlarında iri yarı, boylu poslu, çatık kaşlı, delici bakışlı bir kadındı. Eve girer girmez aptesimi tazeleyeceğim diyerek banyoya koştu. Salona döndüğünde tüm kadınların çarşaflarını çıkarıp çeşit, çeşit renkli kıyafetleriyle ortadaki sehpanın etrafında minderlerin üzerine oturmuş kendini beklerlerken buldu. Kadınlar şöyle bir doğrulup onu başlarıyla selamladıktan sonra, aralarındaki en kocaman yastığa oturması için birbirlerine yanaştılar. Fatma hoca, Perihan’ı yanına çağırıp dudaklarını hiç kıpırdatmaksızın ağzının içinden konuşarak ortadaki sehpaya bir sürahi dolusu su ile küçük tabaklar içinde çörek otu, pirinç, kesme şeker ve tuz koyması gerektiğini hatırlattı.
Perihan elinde kocaman bir sini ile salona döndüğünde dua başlamıştı. Siniyi sehpanın üzerine yerleştirip, daire şeklinde oturan grubun arasında mutfağa en yakın boşluğa sığıştı.
-Şimdi hep birlikte zikir yapalım kardeşlerim. Hocanın bu teklifiyle,  uzun süre hareketsiz durup dinlemekten üzerlerine uyuşukluk çökmüş olan kadınlar oturdukları yerden sırtlarına dikleştirip birbirlerinin kollarına girerek zikir törenine hazırlandılar. Fatma hoca dairenin ortasında, çevresindeki kadınları bakışları ve ağzının içersinde yuvarlayarak çıkardığı birkaç kelime ile idare ediyordu. “Allah, Allah hu Allah” nidalarını tekrarlayarak hep birlikte kafalarını sağa sola,  aşağı yukarı sallayarak hareketlenen grup, bir süre sonra galeyana gelerek temposunu hızlandırdı. Aynı hareketleri ve sözleri tekrarlaya, tekrarlaya yekvücut halini alan grubun içinden bir kadın kendini o kadar fazla kaptırmıştı ki bir anda ileri geri sallanan vücudu kaskatı kesilerek dairenin orta yerine yığıldı kaldı. Perihan kendini gruptan koparıp kolonya getirmeyi akıl etti. O yerdeki kadının bileklerini ovalarken, diğerleri daireyi bozmadan ayağa kalkarak tekbirlerini söylemeye devam ettiler. Salonun ortasında dönerek zikir yapan grubun ayakları altında yer sarsılıyordu. Fenalaşan kadın yüzünden dikkati iyice dağılan Perihan az önce hanım hanımcık oturdukları yerde gözlerini süzerek okumalara katılan kadınların o hallerini görünce gülmekten kendini alamadı. Ancak hemen ciddileşip, fenalaşan kadını da kaldırarak ortadaki daireye dâhil oldu. Aynı anda kalabalıktan bir çığlık koptu. Kadınlardan biri cama yapışmış, aşağıda ışıkları yanıp sönen çam ağacını gösteriyordu. Tüm grup camın önüne üşüştü. Hepsinin de gözlerinde dehşete kapılmış bir ifade vardı. Perihan cama koştu ve bahçede renk cümbüşü içinde yanıp sönen ağacı hayran, hayran izleyen Azim’i gördü. Ağaç çok güzel görünüyordu, peki bu insanlar niye bu kadar dehşete kapılmışlardı ki?
-Perihan kardeş, bu çam ağacı süslemek de nedir? Bu gâvur âdetinin Müslüman bir mahallede ne işi var? diye gürledi Fatma hoca. Çok büyük bir suç işlerken yakalanmışçasına ezilip büzülen Perihan bir iki laf geveleyerek başını önüne eğdi. –Hemen çağır söyle o adama, söndürsün o ağacı, yoksa şu anda birimize bir şey olursa maazallah hepimiz gâvur gideriz öteki âleme diye buyurdu hoca.
                                                                      ****
Pınar kızıyla birlikte servisten inip bahçe kapısından içeri girerlerken, annesinin elinden kopup merdivenlere koştu küçük kız. 
-Anneeeeeee, ne güzel çam ağacı değil mi? Bak ışıkları yanıp, yanıp sönüyor üstelik. Eve girmeyelim anne lütfeeeeen. Pınar uzun zamandır ilk defa bu kadar neşeli görüyordu kızını. Üşürüz, üstümüzü değişelim de öyle çıkalım dediyse de söz dinletemedi. - Azim amca, sen mi süsledin bu ağacı? Göğsünü kabarta, kabarta –ben süsledim, nasıl beğendin mi? dedi Azim. Çocukla konuşurken yukarıdan Perihan’ın kendisine seslendiğini duyup kafasını kaldırdı. –Azim efendi, hemen bir baksana bana.
                                                                      ****
-Yok, olmaz böyle saçmalık.  Nasıl karışabilirler ki bahçedeki ağaca?  Cemal bey ne diyor bu işe? Azim’den işittiklerini havsalası almıyordu bir türlü Pınar’ın. Kızını Azim’in karısı Zümrüt’e emanet ederek yöneticiye çıkıp konuşmaya karar verdi. Cemal kapıyı açar açmaz karşısında Pınar’ı görünce irkildi. Daha buyurun, ne vardı? diyemeden konuşmaya başladı kadın. Bu çam ağacı süslemesi başına dert olmuştu. Bir yandan bunu şeytan icadı olarak gören dört numara, diğer yandan kızım da, kızım diye tutturan, böyle şeylere pabuç bırakılırsa yarın bir gün başımıza çok daha beter şeylerin geleceğine inanan Pınar. Ne diyeceğini bilemedi. Bu zamana kadar hiç sorunsuz götürüyordu ne güzel, Azim de nerden çıkarmıştı ki şu ağaç süsleme işini. Cemal’in arkasında onları dinleyen karısı ısrarla içeri buyur ettiyse de razı edemedi yüzüne kızgınlıktan kan yürümüş genç kadını.       Cemal bir karar verememekte, verilen kararın da sahibi olmamakta direniyordu. Kendi dışında gelişip bitmesini istiyordu bu karmaşanın. Pınar kararlıydı, gidip dört numaranın kapısını çalacaktı.
Merdivenlerden hışımla inip Perihan’ın ziline bastı. Cemal ve karısı kapılarını kapatmamış, yukardan sessizce olacakları izliyorlardı.
Kapı uzun bir bekleyişin ardından açıldığında, baştan ayağa kara çarşaflara bürünmüş, gözlerinde kızgın ifadelerle kendisini süzen kadınlar ordusu ile karşı karşıya kaldı Pınar. Soğukkanlılığını korumaya çalışarak tüm nezaketi ile bahçedeki çam ağacının ışıklandırılmasına neden karşı olduklarını sordu. Kadınlar hep bir ağızdan, - bu gâvur icadıdır, biz Müslümanlar yılbaşı kutlamayız dediler. Pınar bunun yılbaşı kutlamakla ilgisi olmadığını,  görüntüsüyle insanları mutlu etmekten başka bir amacı olmayan bu süslemeden kimseye bir zarar gelmeyeceğini anlatmaya çalıştıysa da, sözleri kapıdaki kalabalığın uğultuları arasında kaybolup gitti. Komşuyuz, yapmayın böyle diyecek oldu, kimseyle komşuluk yapmadığını hatırladı. Ama eğer komşu bile olsalar, söz dinleyemeyecek kadar kontrolden çıkmıştı kalabalık. Sustu ve arkasını dönüp aşağıya indi. Perihan arkasından usulca kapısını kapatıp içeri girdi. Yukarıda, konuşulanlara kulak misafiri olmakla yetinen Cemal ile karısı da bir süre birbirlerine baktıktan sonra hiçbir şey söylemeden evlerine girip, kapılarını kapadılar.
Pınar eline bir balta alıp, bahçedeki ağacı yerle bir etmek istiyordu ama ağacın ne suçu vardı ki?