1 Eylül 2012 Cumartesi
kızımın evde son gecesi
Derya , 1 Eylül 2012 dünya barış gününde evleniyor.
Kızımın bekar olarak evde son gecesi. Bu gecenin diğerlerinden farklı geçmesini bekliyordum, oysa her zamanki gecelerden biri. Evde ben dahil herkes, yarının hayatımızda büyük bir değişikliğe yol açmayacağını düşünüyor sanırım. Eş dost telefonla arayıp önce yardıma ihtiyacım olup olmadığını soruyor, ardından da heyecan var mı? Heyecanlı olmadığımı söylediğimde, cevap yeterli gelmiyor olsa ki -üzüntü vardır o zaman... diye ekliyorlar. Bende ne heyecan, ne de üzüntü; şimdilik bu duygulardan eser yok. Sanki değişen hiç birşey yok gibi geliyor bana. Normal değil miyim acaba?
Ama bir durgunluk var üzerimde . Bir ağırlık, bir yavaşlık... Ne koşuşturmak istiyorum bir şeylerin peşinde, ne de ruhumu koşturmak. Tabiatıma çok aykırı olmakla beraber, bilerek yavaşlattım kendimi. Başıma gelenleri sakin, dingin bir şekilde yaşamak istiyorum sadece. Belki de geçen kış kızın evliliği, oğlanın üniversite sınavı derken sürekli koşuşturmak zorunda kaldığımdandır, kimbilir? Artık ortalık sütliman, herşey yoluna girdi çok şükür.
Bu dinginliğin arasından damla damla bir hüzün süzülüyor,farkettiğim. Hüznün üzüntüyle hiç alakası yok bana göre. Üzüntüde geçip gitme vaadi var, ardından da sevinç beklentisi. Oysa hüzün yaşanmışlıkların bir sentezi ve daha derin, daha köklü bir duygu. Bir kayıptan, ya da travmadan beslenmiyor, anlamak, hissetmek ve özgür bırakabilmekle alakalı çoğu zaman. İçinde çokça da kabul edişi barındırıyor ayrıca. Bu nedenle yorucu bir mücadele olmaktan çok, dinlendirici ve sakinleştirici bir hissediş. Savaş değil , barış hali.
Bundandır ki ben kızımı yeni hayatına yolcularken hissettiğim sadece hüzün ve gurur. Yarın dökeceğimden emin olduğum birkaç damla göz yaşı ise , tanığı olacağım görsel tablonun şahaneliğinden . Ve ben bu manzarayı hafızama kazımak için olabildiğince sakin ve telaşsız olmayı planlıyorum, bakalım becerebilecek miyim?
Kızımın adı Derya. Onun adını babasıyla beraber deniz lisesi talebelerinin 19 mayıs törenlerini izlerken koyduk. Kız da olsa, erkek de olsa bu çocuğun adı Derya olsun dediğimizde, gümbür gümbür bir ses Kaptan'ı Derya Barbaros Hayrettin' in kahramanlık öykülerini anlatıyordu mikrafondan. O zamanlar Heybeli ada deniz lisesinin doktoru olan kocam beyaz kıyafetlerinin içinde ne kadar da yakışıklıydı allahım! Büyük bir aşkla kabul etmiştim bu ismi, bugün gibi hatırlıyorum.
Bu gece Derya 'yı iyi geceler öpücüğüyle tek başına odasına yolladığım son gece. Mutluyum. Huzurluyum. Ve dilimde bir nağme...
Bir firtina tuttu bizi, deryaya kardi
O bizim kavusmalarimiz ah yarim, mahsere kaldi
Mapushanede yata yata, yanlarim cürüdü
Pencerden baka baka ah yarim, ela gözler süzüldü
Yeni cezve yeni cezve, kaynar kaynamaz oldu
O benim nazli yarimin dilleri, söyler söylemez oldu
Renkli rüyalar kuzucuğum...
30 Mayıs 2012 Çarşamba
anneme
Ben ne zaman bu kadar büyüdüm anne? Daha dün senin küçücük kızın, dağlar kızı Reyhan'ındım. Üç yaşlarında babasına "ben bir küçük cezveyim" plağını çalsana diye uzatan, onüçünde bisikletini her hafta sonu söküp, yeniden takan, onyedisinde üniversiteli olan kızın ne zaman büyüyüp evlendi , çocuk sahibi oldu da şimdi kendi kızını evlendirme telaşı içinde?
Peki anne sen nerelerdesin bunca zamandır? Görüyor musun beni bulunduğun yerlerden? Gezmeye giderken oğlan çocukları gibi "elbise giymem, pantolonumu isterim" inadıyla salonun ortasında tepinen, sabırla "bugün bana, yarın kendine" deyip ev işi yapmaya zorladığın, evlilik aşamasında "ayıp olur" diye özel konular dahil hiç bir konuda geyik yapmadığın küçük kızın şimdi kaynana olmaya hazırlanıyor , biliyor musun anne?
Ne kadar erken beni bırakıp gittin. Sana artık ihtiyacım olmayacak kadar büyüdüğümü sanırdım ne kadar yanılmışım. Tam da şu sıralar, seninle konuşmaya, dertleşmeye öyle çok ihtiyacım var ki anne.
Eğer bir yolunu bulup bir araya gelebilseydik, sana söyleyecek o kadar çok şeyim var ki...
Şu sıralar aklıma en çok takılan konudan başlayayım;
Hani hatırlar mısın, nişanlımın ailesiyle birlikte bizi ziyaret ettikleri ilk gün vardı ya...O gün ikimiz de çok telaşlıydık. Sen evi derleyip toparlama ve misafire çıkarak bir şeyler hazırlama telaşındaydın, bense kendimi güzelleştirme. O koşuşturma içinde senin hiç farkında değildim. Bir ara ben saçlarımı fönlerken yanıma gelip, önüme oturmuş "benim saçlarıma da bir şekil ver "demiştin. Çok garipsemiştim bu isteğini. Sen koskocaman bir anneydin. Niye güzelleşmeye çalışıyordun ki? Güzelleşmek benim gibi genç, yüreği kıpır kıpır, heyecan içinde olanların hakkıydı oysa. Sen ise bir kadın değildin ki benim gözümde, anneydin o kadar.
Ah annem, canım annem, şimdi olsan da eline ayağına dolanıp öpsem, af dilesem senden. Gençliğimin çiğliği ile sana söylemesem de aklımdan geçenler için pişmanlığımı göstersem. Sen çok güzel bir kadınsın, yorma kendini bırak herşeyi, gel beraber neşe içinde kıkırdayarak ayna karşısında ana kız süslenmenin keyfini çıkartalım diyebilsem. Ama yoksun!
Çağ mı değişti, ben mi değiştim, yoksa kızlar mı bilemiyorum. Ben şu sıralar her akşam kızımı yanıbaşımda buluyorum. Ya internette bana beğendiği bir eşyayı gösterirken, ya da o gün olan bir şeyleri anlatırken. Kızımın bana yaşattığı bu küçük mutlulukları ben sana hiç yaşatamadım anne. O günün şartlarında sıradan diyologlardı bizimkisi. Neşeli bir şeyler anlatır mıydım sana hatırlamıyorum. Gülüyor muyduk seninle; benim kızımla kahkahalarla güldüğüm gibi? Sana kızımın bana taktığı gibi küçük sevimli bir lakap takmış mıydım? Kundiiiiii!!! Takmamıştım, aklıma bile gelmemişti.
Çocuktum anne. Üniversite okumak için dizinin dibinden ayrılıp Ankara'ya gittiğimde de çocuktum, okul biter bitmez evlendiğimde de çocuktum. Belki biraz da geç büyüyen çocuklardandım ben. Seninle sürekli birlikte olduğumuz yegane zamanlar sekiz, on yaşlarımda olduğum zamanlardı. Onda da sokağa çıkmak için senin başının etini yer dururdum. Ne güzel , ne sabırla tutardın beni evde.
-Canım sıkılıyoooooorrr !!
-Sıkı can iyidir, kolay çıkmaz !
Şimdi beni güldüren, o zamanlar çileden çıkartıp hırsımdan ağlamama sebep olan o laflar. Bir de her isteğime, şarkı söyleyerek cevam vermelerin vardı. Ona da çok kızardım. Meğer sen de sıkılıyor muşsun anne. Şimdi anlıyorum. Hiç kendin olamamanın, zamansız olmanın, herşeyden sorumlu anne ya da eş olmanın ağır yükünü ben sırtımda hissettiğim anlarda anladım seni, ama geç oldu anne.
Eğer beni duyuyorsan bir kerecik olsun; hasta olmadığın, ben evlenirken hatırladığım
sağlıklı zamanlarındaki halinle rüyama gir. Sen konuşmasan da mahsuru yok, ben anlatayım sana.
Anne olmaktan bazen çok mutlu bazen de çok yorgun hissettiğim zamanları, çocuklarımı, tatlı kızımla benim seninle kuramadığım tatlı sohbetleri, gülüşmelerimizi , onunla gurur duyduğumu, tabi böyle bir evlat yetiştirebilmeyi becerdiğim için kendimle gurur duyduğumu, ama seni böyle mutlu etme fırsatı bulamadığım için kendime kızgın olduğumu anlatayım.
Sen belki beni dinledikten sonra, her zaman olduğu gibi o en tatlı, en güzel, en sabırlı gülümsemenle bana bakar da saçımı yumuşacık okşarsın. Belki o an ben uzun, çok uzun zamandır ilk defa anne değilde, çocuk olmanın tadını bir kez daha yaşarım anne.
Seni çok sevdim, beni hoşgör anne!!!
29 Mayıs 2012 Salı
oh ne ala, dolce vita!!
Yazlığımı satıyorum! İlgilenenler Sahibinden.com’da verdiğim ilanı tıklayıp, bahçenin en cıvcıvlı haliyle çekilmiş fotoğraflarına bakıp beni arayabilirler, fiyat pazarlığa tabidir.
………………………………………
Burayı aldığımızın üzerinden tamı tamına onbeş yıl geçti. Dile kolay, bugün kocaman bir delikanlı olan oğlum daha üç yaşlarındaydı o zamanlar.Geçen bunca yıldan sonra sitede gözle görülür tek değişim; neredeyse olimpik sayılabilir ölçüde inşa edilen yüzme havuzu ile açık spor sahaları. Onun dışında altyapısı yenilenmediği için site içindeki yollar, köy yolları gibi toz içinde, elektrik ve telefon kabloları eski usul direkler üzerinden salkım saçak bir vaziyette evlere ulaştırılıyor , bundan dolayı da şimşek çakıp şiddetli bir yağmur bastırdığında uzun süreli elektrik ve telefon kesintileri kaçınılmaz. Sitenin girişinde otomatik açılıp kapanan demir kapı ve başında yirmidört saat boyunca nöbet tutan güvenlikçiler , içerideki eski usul uygulamalarla tezat oluştursa da biz site halkı olarak bu havalı görüntüye harcanan paraya değdiği konusunda hemfikiriz.
Öğünç kaynağımız olan ağaç çeşitliliğiyle , bu yörede en yeşil görünüme sahip tek yer bizim site. Hafta içlerinde iki gün ortalığı tozutarak dolaşmaya çıkan sebze kamyonundaki çığırtkan çocuğunun sesinden başka duyulabilir tek ses kuşların,böceklerin sesi. Sakinliğe bu kadar alışınca, bunu bozan alışılagelmişin dışındaki her ses insanın ister istemez dikkatini çekiyor. Tıpkı geçen yazın ortalarında, çok sıcak bir günün sabahında duyduğumuz ses gibi;
-Yandııııııııııııııııımmmmmmmmmmmm!!!
Öğünç kaynağımız olan ağaç çeşitliliğiyle , bu yörede en yeşil görünüme sahip tek yer bizim site. Hafta içlerinde iki gün ortalığı tozutarak dolaşmaya çıkan sebze kamyonundaki çığırtkan çocuğunun sesinden başka duyulabilir tek ses kuşların,böceklerin sesi. Sakinliğe bu kadar alışınca, bunu bozan alışılagelmişin dışındaki her ses insanın ister istemez dikkatini çekiyor. Tıpkı geçen yazın ortalarında, çok sıcak bir günün sabahında duyduğumuz ses gibi;
-Yandııııııııııııııııımmmmmmmmmmmm!!!
-Kibarcıkların Sevda değil mi o? Nereye koşuyor böyle yalın ayak, yarı çıplak… nereye?
-Evet, evet o…Ne olmuş ki??
……………………………………………
Temmuz ayının başlarında hemen herkes yazlıklarına gelmiş, koca bir kış boyunca evleri , bahçeleri kaplayan börtü böcek, toz ve pislikle savaştıktan sonra nihayet dinlenebilmek için sahildeki yerlerini almaya başlamışlardı. Ben, bu sahildeki ilk buluşma anlarını her zaman çok severim. Eğer kendi hayatımda kayda değer fazla bir şey yoksa, başkalarının hayatlarında görmediğim o uzun dönem boyunca olan biteni dinlemenin tadına doyum olmaz. İnsanlar adeta arada geçen süreyi kapatma telaşıyla, koca bir kış olan biten ne varsa anlatma gayretine girişirler. Bu önemli aşama geçilmeden mesafesiz yakınlaşmalar kurulamaz, teklifsiz zamanlı zamansız gidip gelmelere cesaret edilemez. Velhasıl kışın oluşan soğukluğun bir çırpıda yaza yakışan biçimde giderilmesi gerekir. Ondan sonra birlikte geçirilecek iki, üç ay her tür sürprize açık bir zaman dilimidir ki , bence yazlıklarda geçirilen bu kısa dönem ruhun rutinden uzaklaşma çabası ile olası tüm macera, gizem, aşk, heyecan duygularını içinde barındırır. Bir nevi kopma hali... Kış mevsimi ne kadar tutucu ise, yaz mevsimi o kadar liberaldir. Ve o liberalizmin bokunun çıkmaya başladığı an neyse ki yaz biter de insanlar tekrar gönüllü olarak kurulu, muhafazakar düzenlerine geri dönerler.
Her neyse, lafı uzatmadan sahildeki ilk buluşma anına dönelim.
O gün hepimiz temizlenmiş, yeni bakımı yapılmış sahilde, şezlonglarımıza uzanmış güneşin iliğimize kemiğimize kadar bizleri ısıtmasının keyfini çıkarıyorduk ki içimizden biri yüzünü memnuniyetsizlikle buruşturarak uzaktan Sevda’nın gelmekte olduğu haberini verdi . Sevda, koltuğunun altına minderini sıkıştırmış, rengarenk yeni sahil giysileri içinde uçuşa uçuşa bize doğru yaklaşıyordu. Yanımıza vardığında elindeki koca hasır çantayı boş bulduğu sandalyeye atıp güneşle benim aramda bir yerde ayakta dikilerek , yüzünde zoraki bir gülümsemeyle "naber kızlar?" dedi. Bu tavrı bizim kızları genellikle gıcık etse de ben kızamıyordum . Onun kendini ait olmaya zorladığı bu grup tarafından dışlanmaya çalışıldığını bile bile başka seçeneği olmamasından ya da diğer seçenekler arasında en iyisinin bu olduğuna kanaat getirdiğinden dolayı giriştiği çabada hep acıklı bir yön buluyordum. Evet yakınlaşmanın dozu arttığında bazen çok baskıcı, geveze olabiliyordu Sevda. Konuştukları yemek tariflerinden, kendini methetmekten, kocasından, çocuklarından yakınmaktan öteye gitmiyorsa da, özünde iyi , saf bir insan olduğunu sezebiliyordum. Belki de belli ölçülerde yakınlaşmanın dozunu kontrol edebileceğime olan yersiz inancım neden oluyordu buna. Yine de onu itiklemeye gönlüm razı olmuyordu işte.
Hemen yanımdaki şezlongu işaret ederek oraya oturmasını söyledim. Onu gördüğüm için memnundum. Sezonu geç açmışlardı hatta bir ara evlerini satacakları ya da kiraya verecekleri haberi gelmişti kulağıma. Ama sonra ne olduysa buradaydılar. Kocasının işleri pek iyi değildi son zamanlarda. Artan kriz en çok onları vurmuştu. Aslında hepimiz benzer durumlardaydık ama Sevda’nın konuları abartmada üstüne yoktu. Küçüğün dershane, büyüğün okul masrafları derken sıkışmışlar, ancak doğru düzgün biri çıkmayınca ev boş kalmasın diye gelmeye karar vermişlerdi. Hem oğlan da çok seviyordu burayı. Her şeye rağmen gelebilmek için Sevda’nın, kocasının başının etini nasıl yediğini tahmin edebiliyordum. Burası onun için önemliydi, bir statü göstergesiydi yazlık sahibi olmak. Tavırları iki sene önce kiracı olmaktan kurtulup, bu siteden ev aldıklarında değişmeye başlamıştı. Ona göre yazlık sahibi olmak ayrıcalıktı. Kiracıların sahip oldukları kısıtlı haklara karşın ev sahibi olmak, yönetimde söz sahibi olmak da dahil tüm haklardan istifade edebilmek demekti. Evi aldıkları yaz karı koca yönetimin olağan genel kurul toplantısına gelip, herkesin gözü önünde havuz ve sosyal tesisler için yüklü bir meblağda ödeme yaptılar. Aslında Sevda için havuz deniz farketmiyordu, bizden başka kimselerle arkadaşlık ettiği yoktu. Diğerlerini kendine çok yakıştıramadığını söylemekten de çekinmezdi. Kocası Mustafa bey ortalıkta fazla görünmez, hafta içi hergün istanbul’dan onca yolu tepip akşamları sahildeki gün batım seanslarına yetişirdi. Havuza yapılan onca ödeme, haşarılıktan yaz boyunca yüzü gözü yara bere içinde kalan küçük oğulları Berk içindi. O yaştaki çocukların hepsi aynıdır. Havuzun kenarında sabahtan akşama kadar gürültülü bir neşe ile atlayıp zıplar, sadece acıktıklarında eve uğrarlar. Özetle bütün bir kış eve kapanıp burada özgürleşen çocuklar da, kafalarını dinleyen anneler de durumlarından memnundu.
Bizim kızları rahatsız edense, Sevda’daki bu zoraki samimiyet ve neredeyse sonradan görme hallerdi. Bir de onun her kaş, göz hareketinden, şaka ile karışık yapılan esprilerden alınmaları yok mu… Kibar olmaya çalışır ama mümkün mertebe uzak dururdu herkes. Daha buraya geldikleri ilk sene notunu vermişlerdi onun. Kocası ise ayrı bir alemdi. Pek girişken sayılmazdı. Karşılaştığında da kibarlık sınırlarını zorlayacak kadar eğilip bükülürdü insanların önünde. Ağdalı bir dil ile hal hatır sormalar, ayaküstü uzatılan sohbetler nedeniyle bu çiftle tesadüfen de olsa rast gelmemek için yollarını değiştirirlerdi sitedekiler. Sevda ve kocasının yersiz çabaları kadar ifrata kaçıyordu sitedekilerin tavırları. Yine de Sevda ısrarla anlamaza geliyordu olan biteni.
Hafta içi çalışıp sadece hafta sonları gelebildiğim zamanlarda çok dikkat etmezdim ama, emekli olup yaz boyunca burada kaldığım zamanlarda gözüme batmaya başlamıştı bu durum. Gruba tam zamanlı katılan son eleman olarak da çok belli etmemeye çalışıyordum rahatsızlığımı. Sadece diğerlerinden biraz daha ilgili ve yakındım Sevda’ya. Bir gün onun olmadığı bir yerde onlardan bahsederken “kibarcıklar” deyivermiştim de, o günden sonra gerçek adları unutulmuştu aramızda. Bu isim her zaman güldürmüştü bizi. Gizli gizli gıyablarında yapılan alayın baş mimarı olmuştum istemeden ama çok da masum sayılmazdım.
Onu yanımızda oturmaya cesaretlendirirkenki hallerime karşı, “sen yok musun, sen” der gibi hınzırca göz kırparak gülümsedi içimizde en uyanık olan. Sevda ise gruptaki sessizliğe aldırış etmeden yayıldı gösterdiğim yere. Bir yandan soyunup dökünürken, öte yandan, temizlik yapmaktan, çocuklardan, kocasından, annesinin huysuzluklarından bezdiğinden bahsediyordu. Ne zaman o bildik mesafe kalkmıştı da , içli dışlı oluvermiştik anlayamadık hiçbirimiz. “Yeni yazlık cicilerini nereden aldın?” diyerek konuyu değiştirmeye çalıştım. Hemen işveli bir edayla bunları pazarlardan bulup buluşturup kendine yakıştırma konusunda ne işbilir , ne becerikli bir kadın olduğunu anlatmaya başladı. Saf mıydı, zeki miydi anlamak güç. Ama haklı olduğu bir konu vardı, o da ne giyse yakıştırdığıydı. Güzel sayılmazdı ama ufak tefek, çıtır pıtır bir kadındı. Zevkliydi üstelik. Vaktiyle moda tasarım kurslarına gittiğinden, kocasıyla evlendikten sonra adamın kıskançlığı yüzünden eve kapanıp kaldığından, böylece bir değerin nasıl heder olup yittiğinden dem vurarak hayıflanırdı her zaman. Onun adına sıkılmıştım, bir yandan da çanak tuttuğum için kendime kızıyordum için için. Uzaklaşmak için denize gireceğimi söyleyip ayaklandım.Tam o esnada küçük oğlu, yaşıtlarından birkaç çocuğu peşine takmış, ağlayarak yanımıza geldi. Sevda oğlunu ağlar görünce vaveylayı kopardı.
-Yine ne olduuuuu?
Çocuğu havuzdan çıkarmıştı kapıdaki görevli. Tam havuzda arkadaşlarıyla oynarken onu yanına çağırmış ve “site aidatlarını ödemeyenler havuza giremez” demişti o kadar çocuğun içinde. Bunu duyduğumuz an hepimiz donduk kaldık. Burada söz konusu olan bir çocuktu ve ciddi halde rencide edilmişti. Bir kaçımızdan “aa olmaz ki ama böyle bir şey” sesleri yükseldi. Sevda duyduklarından sonra hemen çantasını toparladığı gibi ayaklanıp bir hışımla havuza doğru yollandı. Ben de arkasından... Adama ağzına geleni bir çırpıda söyledi. Yüzüne kan yürümüş adeta hiddetten morarmıştı. Bu nasıl olabilirdi. Herkesten önce onlar ödeme yaparlardı. Bu ne terbiyesizlikti. Çocuğu havuzdan atma kararını kim vermişti. Bunun hesabı çok fena sorulacaktı. Bağrışlarıyla serseme çevirdiği adamın, arkamızdan “ben emir kuluyum ama” diye sızlandığını duydum. Sevda’ yı yalnız bırakmak istemiyordum. Eve çocuk önde, biz arkada birlikte gittik. Sevda yol boyunca söylenmeye devam etti. Kocası akşam gelir gelmez bunun hesabını yönetime soracaktı. Sinirli bir adamdı o, sağı solu belli olmazdı, akılları varsa bu yanlıştan dönerler kötü bir şey olmadan diyordu.
Onu teskin etme çabalarım boşunaydı, yapılan bana göre de yanlıştı. Yönetici dediklerimiz bizler gibi burada oturan site sakinleriydi ve hepsi komşularımızdı. Çocuklarımız arkadaştı. Bu yanlışlığın muhakkak giderilmesi ve ciddi biçimde özür dilenmesi gerektiği konusunda kurduğum cümlelerin hiçbiri Sevda’yı sakinleştirmeye yetmedi. Ben de sustum, bir süre daha yanında kalıp, oradan ayrıldım. Onca zamandan sonra ilk defa içime bir sıkıntı çökmüştü. Eş dost mekanı diye bildiğim yazlığımızda insanlara ceza kesilmeye başlanmıştı, hem de kendi komşularımız tarafından.
Ne Sevda’yı ne de kocasını o akşamdan sonra görmedik. Oysa her akşam üzeri sahile güneş batırmaya inerlerdi. Gelmediler. Gece, gündüz bu konu gündemimize oturmuştu. Yönetime yakın olanlar işin iç yüzünü öğrenip diğerlerine anlatmışlardı. Sevda’lar bu sene herkes ödediği halde yıllık aidatlarını ödemedikleri gibi, ek süre isteme talebinde de bulunmamışlardı. Yönetmelikte belirtilen süre aşıldığında tüm haklardan men edilme cezası zaten eskiden beri vardı ve kabak, ilk bunların başına patlamıştı. Yapılacak bir şey yoktu. Bu konuşmalar dilden dile o kadar çok dolaştı ki, zaman içersinde Sevda tarafında olanlar ve olmayanlar şeklinde ikiye bölündü site sakinleri. Ve görünen oydu ki Sevda tarafında olanlar , ona diğerlerinden biraz daha fazla yakınlık gösteren ben ve birkaç idealistten ibaretti. Geri kalanı çocuğun havuzdan atılarak rencide edilmesi konusunu çoktan unutup, bu olayı şeriatın kestiği parmak acımaz gerekçesine dayandırarak neredeyse “kibarcıklar”dan kurtulma vesilesi olarak görmeye başlamışlardı. Ben çok tepkisel bir insan sayılmam, hatta idealleri uğruna savaş veren çoğu tanıdığım insanın yanında silik bile sayılabilirim ama bu olayda Sevda’nın en radikal savunucularından biri olarak görülmeye başlamıştım diğerlerinin gözünde. Sanırım bu görüşün oluşmasında neden olan ilk hareketim, olayın patlak verdiği gün Sevda’nın yanında yer almamdı. Bu böyle de devam etti. Bana göre bu olay çözüme kavuşturulmalıydı, katı kurallar esnemeliydi. Yazlıktaki eski sıcak hava üzerinden esen bu buz gibi havanın defedilmesinin tek yolu sorunu “kibarcıklar”ın şahsından ayrı tutup çözmekti ve ben kimin başına böyle bir şey gelse aynı şeyi düşünürdüm.
Görüşlerimle giderek yalnızlaştırıldığımın farkında olarak olayın üzerinden bir hafta geçtikten sonra Sevda’yı görmek için evine gittim. Kocası verandada oturuyordu. Beni görünce hemen ayaklandı, sandalyesini verdi, oturmamı bekleyip karısına seslendi.
Sevda’nın beni görür görmez gözlerinin ışıldadığını farketmiştim, bunca sessizliğin ardından hala birilerinin onları unutmadığını bilmekten mutlu olmuştu. Kilo vermiş gibiydi, gözlerinin altı morarmış, bitkin ve bakımsız görünüyordu. Bu hali içimi acıttı. Olan biteni yeni baştan anlattı, anlattıkça hiddetleniyordu. Bir yandan da kocasına yükleniyordu. Bu düşülen durumun tek sebebi oydu, parasızlık suç değildi elbet ama nasıl olurda aidatı ödemediğinden kendisini haberdar etmezdi. Ya da niye gidip araya birilerini sokup ricacı olmamıştı, hep başının dikine giderdi zaten. Karısı tarafından yabancı birinin önünde çocuk gibi azarlanan adam oturduğu yerde ufaldıkça ufalıyordu. Utancından ağzında bir şeyler geveleyip durumu kurtarma çabası içindeydi. Sevda abarttıkça abarttı, adamın beceriksizliğinden, kendinin bu hallere düşmeyecek bir kadın oluşundan, bu aşağılanmayı haketmediğinden bahsediyordu sürekli. İki ateş arasında kalmıştım, geldiğime geleceğime pişman olmuştum. Ne desem Sevda’yı susturamıyordum. Beni görünce zembereği boşalmış saat misali kontrolden çıkmıştı iyice. Bir fırsatını bulup ayaklandım ve kaçarcasına oradan uzaklaştım. Bu iyi niyetim faciayla sonuçlanmıştı benim için. Arkadaşlar uzak durmakla akıllılık etmişlerdi, Sevda tehlikeli derecede kontrolsüz bir kadındı ve insana zarar veriyordu. Bir an önce tası tarağı toplayıp, yazlıktan ayrılmalarını diledim içten içe. Kızlara bu konuyu hiç açmamaya karar verdim. Hem yanlış tarafta yer almış, hem de yüzüme gözüme bulaştırmıştım herşeyi. Onların sorununa çözüm bulamadığım gibi, kendim de sorun sahibi olmuştum. Kocası yönetimde görevli olan arkadaşlarım beni kibarca uyarıyorlardı, kimden taraf olacağını iyi düşün diyerek.
O gece yatağımda, kafama üşüşen düşüncelerle sıkıntı içinde bir o yana, bir bu yana dönerken uyuyakalmışım.
…………………………………………………
Sabaha karşı ,sitenin bol ağaçlıklı sokaklarından birinde nefes nefese koşuyordum. Peşimde birisi vardı, bir kadın. Gece, yarasaların çıkardığına benzer tiz ve keskin çığlıklar atarak beni kovalıyordu. Çok korkmuştum. Peşimdekinin kim olduğunu göremiyordum, sadece bir siluetti. Ne kadar uzağımda olduğunu anlamak için başımı çevirip baktığımda, elinde ışıldayan bir şey tuttuğunu farkettim , bir bıçak. Çeliğin pırıltısı havada asılı kalmış, sürekli beni takip ediyordu, aramızdaki mesafe giderek daralıyordu. Kalbim göğsümden dışarı fırlayacakmış gibi hızlı atıyordu. Yardım istemek için bağırmaya çalışsam da nafile, sesim yoktu, duyduğum tek ses kadının çığlığıydı. Sanki ensemde bitmiş, öldürücü hamleyi yapmak için bekliyordu. Sırtımın ortasında keskin bir acıyla yere yığılmayı beklerken gözlerimi açtım. Rüya görüyordum. Sıcaktan ve korkudan ter içinde kalmışım. Derin bir nefes alarak ayılmaya çalıştığımda o keskin çığlığı tekrar duydum.
-Yandııııııııııııııııımmmmmmmmmmmm!!!
Kabusumdaki kadar korkutucu olmaktan ziyade acı dolu bir feryattı bu. Dışarıdan geliyordu. Koşarak pencereye gittim. Kocam bahçeye çıkmıştı çoktan. Onun peşinden ben de aşağıya indim. Verandaya çıktığımda onu gördüm. Dehşete kapılmış yüz ifadesiyle , üstü başı perişan halde, yalınayak denize doğru koşan Sevda.
Kimi pencerelerinde, kimi üzerinde pijamalarla bahçelerde, bir kaçı da sokağa dökülmüştü insanların. Hepimiz önümüzden akıp giden bir filmi izler gibi şaşkınlıkla izliyorduk Sevda’yı. O bizden uzaklaşıp sahile doğru koşarken , arkasından kalabalık bir insan topluluğu da onu takip etti. Beton iskelenin oraya geldiğimizde , Sevda’nın beş adım gerisinde durduk. Neler olduğunu anlamaya çalışıyorduk. Sevda denizin üzerinden uzaklara doğru bakıyordu . Açıklardan küçük bir balıkçı teknesi arkasına boş bir sandalı takmış bize doğru yaklaşıyordu. Boş sandalı iskeleye bağlamaya çalıştıklarında, gövdesindeki kırmızı lacivert çizgiler üzerinde atlayan beyaz yunus resmini hepimiz görmüştük. Sevda oracıkta yere yığıldı kaldı, bir yandan tarazlanmış saçlarını yolarken “Mustafaaa, Mustafaaaaaa” diye ağlıyordu. Ah Sevda, havalı Sevda… Bu sandala, devasa büyüklükteki bir yata biner gibi eda ile binen Sevda…Sana ne oldu böyle zavallı Sevda?
Sahipsiz sandal, ceviz kabuğu gibi suyun üzerinde salınıp dururken Sevda’nın arkasındaki kalabalık korka korka ona doğru ilerledi. Kimi koluna girip yerden kaldırmaya uğraşıyor, kimi teselli verici bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Sevda bitmişti. Oğlu denize doğru haykırıyordu sürekli. “Babaaaaa, babaaa”. Sandalın içinden toplanıp torbaya konan boş bira şişeleri, şıngır şıngır sesler çıkartarak çöp varilini boyladılar, suç unsurunu ortadan kaldırma telaşı ile. “Çok içmiş, çok” dedi birisi, “sarhoşken düştü herhalde” diye fısıldadı yanındakine. O gün Sevdanın evinde akşama kadar sessiz kalabalıklar doldu, boşaldı. Biraz da mahçubiyet seziyordum gelenlerin yüzünde. Kısacık bir an, o da Sevda’yı gördüklerinde sadece. Sonra aralarında mırıldanarak terkediyorlardı orayı. Konuşacak yeni bir konu çıkmıştı herkese. Sonraki günlerde gönüllü ekipler oluşturuldu Mustafa beyi denizde, kıyı boyunca aramak için. Haftalar geçmesine rağmen hiçbir ize rastlanmadı. Giderek ümidini kesmeye başlıyordu insanlar. İki hafta sonra Sevda’nın ağabeyi gelip onları toparlayarak İstanbul’a götürdü. Evin tüm perdeleri çekilip kapıları sımsıkı kapatılınca ıssız ve ürkütücü göründü gözümüze. Geceleri hiç birimiz o evin sokağından geçmez olmuştuk. Sohbetlerimizde, Sevda ve kocasından bahsederken özellikle “kibarcıklar” demekten kaçınıyorduk.
Yazlık , aslında Mustafa beyin kaybolduğu sabah bitmişti ama bizler inatla ağustos ayının sonuna kadar kaldık. İçimizde hep bir ümit oldu Mustafa beyin bulunması ile ilgili. Teknesi olup denize açılan kim varsa dönüşünü merakla bekledik. Ama hiçbir şey çıkmadı. Adam buhar olup uçmuştu sanki.
Bu sene baharda evi yoklamak için bir hafta sonu yazlığa gittik. Çocukları okullu olmadığı için yazlığını erkenden açan birkaç yazlıkçıyla karşılaştık sahilde. Geçen koca bir kışın ardından yokluğuna yeni bir hikaye yazılan Mustafa beyle ilgili konuşulanlar ilginçti.Ne yalan söyleyeyim, ben de inanmak istedim anlatılanlara. Hikayeye göre de o gece karısının aşağılayıcı, ağır sözlerine dayanamayıp önce evde, sonra da bir başına sandalla açılıp denizin ortasında içip içip en yakın sahilde karaya çıkıp izini kaybettirmişti Mustafa bey. Zaten işlerinin iyi gitmediği, uçan kuşa borçlu olduğu herkesçe malumdu. Helal olsundu adama, bundan iyi plan yapılamazdı. Hem dırdırcı bir kadından, hem de borçlarından kurtulmuştu bir hamlede. Şimdi kimbilir hangi sıcak sahillerde yeni bir hayata yelken açıp terütaze hatunlarla gününü gün ediyordu. Ohh ne ala, dolce vita!!!
2 Mayıs 2012 Çarşamba
kendimi ayıpladım!!!
İşte şimdi bu hiç olmadı!! Kendimi ayıpladım... Yaz tatillerinde edinilip, okullar açılınca sokağa bırakılan evcil hayvanlar gibi, evlatlık alıp ihmal edilen küçük çocuklar gibi boş bırakmışım blogumu, bu hiç iyi değil.
Uzun zamandır sadece bloga değil, word sayfalarına bile yazamıyorum, hatta uzun zamandır doğru düzgün okuyamıyorum bile. Elimde haftalardır sürüncemede olan 600 sayfalık kitabın topu topu 200.sayfasına gelebildim. Yarım kalmış Kafka'nın Dava'sı ve ambalajı hiç açılmamış Doris Lessing'in Altın Defter' i de cabası. Sadece istediği alanlarda okumak kaydıyla bir kitap kurdu sayılabilecek kocamın getirip önüme koyduğunda, neden aldığımı ve varlığını hatırlamakta zorlandığım Altın Defter'im...
Bu rezalet! durumumun bir çok açıklaması var tabi ama yine de hiçbirisi bana kendimi iyi hissettirmiyor. Bugün; uzun zamandır sadece maillerime bakmak için kullandığım bilgisayarımı kapatmak üzereyken, eski bir dostu aniden hatırlamışçasına tıkladığım blog adresimden açılan ekranı gördüğümde ne kadar şaşırdım bilemezsiniz. Birincisi; blogumun formatı değişmiş. Sağolsun blog yöneticileri bir kere açılıp hiç hareket görmesede mudileri olan biz blog kullanıcılarını, aktif kullanıcıların faydalandığı nimetlerden mahrum bırakmıyorlar. Ben olsam makul bir süre sonra inaktif olan blog adreslerini dondurup o tembelleri cezalandırırdım. Allahtan benden daha aklı selim insanlar var bu sanal alemde:)
4 Aralık 2011 Pazar
ben sende tutuklu kaldım
“Yalnızca gidişi olan tek bir yol var sanıyordu kadın, öyle upuzun, dümdüz uzanan önünde…
Ayaklarına takılsa bile düşürmezdi onu hiçbir taş. Vazgeçmezdi, gözleri kapalı ilerlerdi ezbere bildiği yoldan. Geriye dönüp bakmasaydı, anlamayacaktı yürüdüğü yolun sapaklarla dolu olduğunu ve bilmeyecekti bu yolun başka bir yol olduğunu.”
-Tekrar dinlemek istiyorum, parçayı başa alır mısın lütfen. Camındaki buğuyu elinin tersiyle sıyırıp dışarı baktı Nida. Eve daha çok vardı. Bu iyi diye düşündü, kafası böyle allak bullakken eve gitmek istemiyordu. Yüzüne bakar bakmaz bugün bir şeyler olduğunu anlardı Murat. İfadesindeki değişikliklerin ne anlama geldiğini bilecek kadar uzun zamandır tanıyordu Nida’yı.
O sene kış erken gelmişti İstanbul’a. Havada kar kokusu vardı. Nida eli kolu paketlerle dolu dışarı çıktığında soğuktan içi ürperdi. Kapıda onu bekleyen arabaya kendini dar attı. Saat tam 10’da orada olması gerekiyordu. Her ne kadar koşullar esnetilmiş olsa da, bu ziyaretin bazı kuralları vardı. Önceden izin almak kaydıyla, belli saatlerde görüşme yapılabilirdi onunla. Bu görüşmeyi uzun zamandır bekliyordu Nida. Bir kaç kez, eşiyle birlikte ziyaret etmek istediğini bildirir notlar göndermişti Samet beye. Hepsinden de olumsuz yanıt almıştı. Belli kişileri kabul etmişti; yalnızca karısı, kardeşleri, avukatları ve sekreteri. Kocasının bu gerekli insanlar listesinde yer almadığını tekrar, tekrar hatırlatması canını sıkmıştı. Murat en acıtıcı sözleri, en olmaz zamanlarda söylemeyi nasıl da becerebiliyordu? Sırf nispet olsun diye haberi alır almaz kocasını arayıp, sesine üzgün bir hava vererek -yeni görev dağılımı içinmiş canım, seni kabul edemiyor demişti. İsterse o da acımasız olabilirdi. Diğer yandan geç de olsa ona yakın insanlar saffında yer almak gururunu okşamıştı. İşler sarpa sardığında, bir şeyleri bahane ederek bırakıp gidenlerden olmamıştı hiçbir zaman. Ve işte şimdi görev onu çağırıyordu. Tüm Pazar gününü bu görüşmeyi ve orada konuşacaklarını düşünerek geçirmiş, oyalanmak için de mutfakta pasta, börek yapmakla uğraşmıştı. Pişirdiklerinin bir kısmını itina ile evdeki en şık kaplara yerleştirmişti sonra. Koşullarını görmese bile; yaşamaktan büyük keyif alan, canlı/cansız güzel olan her şeye tutku düzeyinde bağlanan bir adam için şu an bulunduğu ortamın çıldırtıcı olacağını tahmin edebiliyordu. Kendi elleriyle yaptığı yiyecekler ve eğer varsa yanında içilecek demli bir çay onu mutlu ederdi belki. Bütün bunları düşünürken, güvenlik görevlilerin görsel bir şölen kıvamında sergilemeyi planladığı eserlerini kontrol maksadıyla delik deşik edeceklerini bilemezdi Nida.
Şehrin dışında, yağmur nedeniyle çamura dönüşmüş toprak bir yolun sonundaydı hapishane. Büyük sürgülü demir kapının üzerinde koskocaman harflerle Ceza İnfaz Kurumu yazıyordu. Kapıdaki nöbetçi, arabanın geçişine izin verip bozuk asfalt zeminli avluda bir süre bekletti onları. Yanlarına gelen başka biri güvenlikten geçmek için acele etmelerini söyledi. Buraya ziyarete gelmiş siviller de, içerideki tutuklu yakınlarıyla aynı muameleye tabi tutuluyorlardı. Mahkûmun kollandığı ölçüde, ziyaretçisin de kollanacağı, yazılı olmayan ancak racon gereği hemen her yerde geçerli olan bir kuraldı nedense.
Başına tuttuğu pardösüsüyle yağmurdan korunmaya çalışarak arabadan indi. Kurşuni gökyüzü altında eski taş bina, yüzleri asık adamlar, kapıda nöbetleşe bekletilen siyah takım elbiseli korumaların yanında, zayıf bedenini ısıtmaktan aciz, mevsime göre ince kalan giysileriyle ve yüksek topuklu çizmeleriyle çok tezat bir görüntü oluşturuyordu Nida. Koşar adımlarla binanın içine girdiyse de giysileri bir hayli ıslanmıştı. İçersi, dışarısı kadar soğuktu. Ellerindeki evraklarla sağından, solundan geçen insanlar, işlerini yapar görünürken göz ucuyla onu süzüyorlardı bir yandan. Her halinden buraya ait olmadığı belliydi. Hayat garipti, Samet beyi de burada düşünemiyordu ama buradaydı işte. Kimliğini aldılar, ana adı, baba adı, ziyaret sebebi gibi iç bunaltıcı bir sürü soruların cevaplandığı sarı kâğıtlar kaşelendi, imzalandı. Ardından üst baş aramasının yapılacağı odanın kapısını gösterdiler ona. Mavi giysili, kara saçlı, karakaşlı kadın görevli fazla titizlenmeden, giysilerinin üzerinden elleriyle dokunarak muayenesini tamamladı. Kadın da olsa, yabancı biri tarafından ellenmekten huzursuz olmuştu. Buraya gelmeden sade, kolay giyilip çıkarılan bir elbise giymesi konusunda uyarılmıştı. Bazılarının elbiselerini çıkarttırıp sutyen ve donla bırakıldığını, hatta eğer kuşkulanırlarsa tamamen çırılçıplak soyup vajina muayenesi yaptıklarını duyduğunda, kendi başına da böyle şeylerin gelebileceğini düşünüp çok korkmuştu. Elbisesini düzeltip, çizmelerini ayağına geçirdikten sonra rahatlamış olarak dışarı çıktı. Kendisine eşlik eden görevli memurun peşinde uzun koridorları, iki kat merdiveni, bir kaç parmaklıklı kapıyı aştıktan sonra görevi devralan başka bir memurun gürültüyle açtığı son kapıdan Samet beyin bulunduğu koridora girdi. Kapıdaki memur o içeri girer girmez arkasından, sanki azılı suçlular kaçacakmış gibi gürültüyle sürgüyü çekip, kilidi takarak koridorun dışında onları rahatça görebileceği bir yere mevzilendi. Koğuşlar, bulunduğu koridorun ucunda olmalıydı ama durduğu yerden göremiyordu. Güvenlik nedeniyle bu alandaki tüm koğuşların boşaltılıp, içlerinden birine Samet beyin yerleştirildiğinden haberi vardı. Haksız da sayılmazlardı. Az patırtı kopmamıştı Samet beyin ardından. Günlerce, haftalarca basın bu haberi vermişti ilk sayfadan. Tüm dengeler değişmişti ülkede, onun anlattıklarıyla. İçeri alınıp susması sağlanmıştı sonra. Onun dışında herkes dışarıdaydı oysa.
Eski mahkûmlardan kuru, kavruk bir adamı yemek yapsın, çay demlesin, getir götür işlerine baksın diye bırakmışlardı yanına. Koca alan sadece iki kalorifer peteğiyle ısıtılıyordu görünürde, onlar da soğuktu. Yer, yer nemden boyası kabarıp kahverengiye dönüşmüş duvarda, insan boyunun uzanabileceğinden çok yüksek mesafede boylu boyunca pencereler sıralanmıştı. Hepsi de kapalı olmasına rağmen, bir kaçının kırık camından içeriye buz gibi soğuk bir rüzgâr esiyordu içeriye. Bu kadar ince giyinerek hata etmişti. Ne bekliyordu ki, gümbür, gümbür yanan bir sobanın başında oturmayı mı? Ancak içine girdiğinde anlayabiliyordu insan, kendininkinden çok farklı yaşamlar olduğunu. Gerçekliğine ise ancak o yaşamın içinde kaldığında varabiliyordu. Nida, Samet beyin kısa bir süre önce geride bırakmak zorunda kaldığı görkemli yaşantısını düşününce onun için bu durumun ne kadar zor olduğunu iyice anlamıştı.
Düşüncelere dalıp gitmişti ki, on beş yirmi adım ötesinde durup ona bakan Samet beyi fark etti. Bakışlarında çokça şefkat ve özlem, azıcık da mahcubiyet vardı. Nida bu kadar heyecanlanmayı beklemiyordu, kalbi sanki kulaklarında atıyordu, küt, küt, küt, küt… Zaman da, vücudunu taşıyan bacakları gibi iyiden iyiye ağırlaşmıştı sanki. Birbirlerinden gözlerini ayırmadan öylece bakıştılar. Nida’nın karşısında gördüğü, biraz zayıflamış, daha gençleşmiş, hala çekici ve çok karizmatik bir adamdı. Saçları kısa ve düzgün kesilmiş, yüzü traşlıydı. Ona doğru ağır adımlarla yaklaşarak kollarını uzattı ve kendine doğru çekerek kucakladı Nida’yı. Kolları omuzlarından aşağıya düşmüş bez bebek gibi, kendisini adamın kolları arasına bıraktı ve yüzünü kazağının yumuşak dokusuna gömerek üzerine sinmiş olan parfüm kokusunu içine çekti. Kalbindeki çarpıntı geçmiş, sakinlemiş, bir tüy kadar hafiflemişti o an. İlk karşılaşmayı hiç böyle hayal etmemişti. Ne kendinde, ne de onda bu kadar yoğun bir özlemle karşılaşmayı beklemiyordu. Şaşkındı, mutluydu, kontrolsüzdü, zamansızdı ve mekânsızdı o anda. En son ne zaman böyle hissetmişti? Ne zaman dolu, dolu kucaklanmıştı? Adam yumuşacık bir tonda -üşümüşsün yavrucuğum diyerek, üzerinden çıkardığı kalın yün kabanını omuzlarına geçirdiğinde, kocaman kabanın içinde kayboldu Nida. Peş peşe gelen bu jestlerden iyice afallamış olarak, üzerine konan kâğıt, kalem ve dosyalardan çalışma masası olduğu anlaşılan ve ofisteki maun takımla uzaktan yakından alakası bulunmayan metal döküntünün etrafında duran kuru sandalyelerden birine çöktü. Bir gün önce tasarladığı cümlelerin hepsini unutmuştu, hiçbiri onun cümleleri değildi artık. Buradan çalışmadım hocam diyen acemi bir öğrenci gibiydi, ilk cümleyi kendisini sabırla izleyen adamdan bekleyerek, boş ve amaçsız kalan ellerini saklayacak bir yer bulmak istedi. Adam ellerini, ellerinin arasına alarak ısıtmaya çalıştı bir süre, elleri sımsıcaktı. Hep orada kalsınlar istedi Nida, utandıysa da ellerini çekmek hiç içinden gelmedi. Her teması yakın, içten ve bir o kadar da ölçülüydü adamın. Tedirgin olmadı, olamadı. Hep öylelermiş gibi geldi ona, birbirini hasretle bekleyen, kilit altında özlemlerini gidermeye çalışan iki insan. Koridorun dışında oturup onları izleyen memuru tamamıyla unutmuştu.
-Az önce içerde yaşadıklarım gerçek miydi? Beni özlemle kucaklaması, ellerimi tutuşu, gözlerimin içine bakarak söylediği o sözler… Bütün bunlar gerçekten oldu mu, yoksa rüyada mıyım? Dışarı çıktığı andan itibaren sürekli bunu düşünüyordu Nida. Sessizliği bozan ilk cümleyi adam kurmuştu. -Gelmenizi ben istemedim. Sen onun yanındayken, ben burada olmaya dayanamazdım derken ‘kocanın’ diyememişti. Ziyaret taleplerinin sürekli geri çevrilmesinin ardında böyle bir nedenin olabileceği aklının ucundan bile geçmemişti. Neden şimdi? Neden daha önce hiç bahsetmedi o zaman? Bu soruyla sürekli beyninin içini kemirip duruyordu kafasındaki küçük kurt. Şirketin yılbaşı balosundan dönerlerken yol boyunca kocasıyla arasında geçen konuşmayı hatırladı. -Erkekler böyle şeyleri anlar, bu adamın sana ilgisi var fark etmiyor musun? demişti Murat. Nida karşı çıkmış, onu abartmakla suçlamıştı. -Böyle bir şey nasıl olur, beni biliyor seni biliyor, bana değer veriyor sadece diyerek konuyu kapatmıştı. Murat haklı çıkmıştı işte. Demek ki kendisi de bütün bunları görmüş görmezden gelmiş, üstünü örtmüştü bu güne kadar. Bir yanı içten içe hoşlanmış, diğer yanı ise üç maymunu oynamıştı. Hem söze dökülen hiçbir şey yoktu ki. Ama şimdi durum farklıydı. İçindeki her şeyi elleri, sözleri, gözleriyle anlatmıştı Nida’ya. Onun gözlerinden kendine baktı. Bu adamın kafasında kurduğu kadın ben miyim? Ben kimim? Sıradanım. Deneyimsizim, kum deryasındaki tek bir kum tanesi gibiyim. Mümkün olabilir mi? Gerçekten olabilir mi? Ellerini, ellerinin arasına alıp, bu yaşadıklarının çok zor olduğunu söylerken gözünden süzülen yaşları görmüştü Nida. Silmeye bile yeltenmeden, öylece yanaklarından aşağı akmasına izin verdiği damlalar yol bulamayıp kazağının üzerine düşerken, Nida da onları izlemişti. Herkesin önünde ceketini ilikleyip saygıyla durduğu adam, küçücük bir kadının karşısında ağlamıştı. Buna hakkım yok, biliyorum, senden hiçbir şey isteyemem demişti. Bu duygunun onu şu gördüğü demir parmaklıklardan daha gerçek ve çıkışı mümkün olmayan bir hapis hayatına mahkûm ettiğini söylemişti. Bunları duyduğunda nutku tutulmuştu, ağzından tek bir kelime bile çıkmamıştı. Ama şimdi kafasının içindeki ses sürekli haykırıyordu. -O zaman niye söylüyorsun? Bile, bile beni neden yakıyorsun? Neden aklıma giriyorsun, neden, neden?
Bu konuşmanın, en başta önünü keserek yapılmasına izin vermeyebilirdi. Sadece dinlemiş ve sessiz kalmıştı. Sessiz kalmakta bir nevi kabul etmek anlamına gelmez miydi? Suçlusun! Diyerek gürledi içindeki koro hep bir ağızdan. Değilim, öyle güzel bakıyordu ki bana, bu kadar zayıf olabileceğimi tahmin edemezdim. Kocan peki, onu hiç düşündün mü? Diye üsteledi aynı ses. Onun yanındayken, önce ve sonra diye bir şey kalmamıştı ki aklına Murat gelsin. -Ben bir söz vermedim diye mırıldandı. Ama eğer, sadece beni düşündüğünü bilmek istiyorum deseydi; evet yalnızca seni düşünürüm, senin için yaşarım, senin için nefes alırım, göremediğin her şeyi senin için görür gelir sana anlatırım, soluğun olurum, gözün olurum, kulağın olurum, havan olurum, suyun olurum, istersen senin için ölürüm derdi. Her şeyiyle özgür bir kadın olarak çıktığı yoldan, yüreği tutuklu bir kadın olarak dönüyordu Nida.
“Ey aşk sen nelere kadirsin, hem fütursuz hem de kendini beğenmiş bir şeysin, haber vermeden gelirsin, hiç de nazik değilsin.”
29 Kasım 2011 Salı
kadın olmanın binbir türlü halleri
Kadın olmanın binbir türlü halleri var, benim anlatacağım bu hallerden sadece bir tanesi ve en trajikomik olanı…
Dün karanlık bir hikaye yayınladım blogumda, okuyanlar bilir. Eminim içinizi kasvet bürümüştür , ama kasvet ruhumuzda zaman zaman yaşanan bir ay tutulması anı. Bunu romantik bulmasam da, geçip gittiğinde ilginç gelir bana. Yine de hep daha komik bir şeyler yazmak isterken gidip efkarın dibine nasıl vurduğuma şaşıyorum her seferinde. Öğlen yazdıklarım karanlık yanım ve öğlene kadar yaşadıklarımda öyle. Ancak gün içinde bir şey oldu sizin bilmediğiniz, ondan sonra herşey bana komik ve kabul edilebilir görünmeye başladı. İşte paylaşmak istediğim de bu değişimin öncesi ve sonrası zaten.
Şimdi eminim aklınızdan çok farklı şeyler geçiriyorsunuzdur. Keyifli bir haber aldı, uzun zamandır görmediği birinden telefon geldi, hoş bir komplimanla karşılaştı, birine aşık oldu, biletine büyük ikramiye vurdu vb… Kafanızdan geçen ihtimalleri olasılık yüzdesine göre büyükten küçüğe sıraladım.Hala birine aşık olma ihtimalinin, büyük ikramiye çıkma ihtimalinden kuvvetli olduğunu düşünmem kadın olmanın saflık derecesinde iyiniyetli hallerinden biridir ki bu konuya ayrı bir zamanda girmeyi planlıyorum.
Yok, öyle sandığınız gibi bir şey değil benim başıma gelen, tabi ne olduğunu bütün açıklığıyla burada yazmayı hiç düşünmüyorum. Sadece etkilerinden bahsetmek niyetim , siz anlarsanız o başka tabi sevgili kadın okuyucularım.
Sabah babamı hastaneye götürdüğümden bahsetmiştim daha önce. Hastane, Vatan caddesi üzerindeki emniyet müdürlüğü binasıyla yanyana. Her iki binanın girişi , karşılıklı olarak dar bir caddeye bakıyor. Çift yönlü işleyen cadde,hem gelip giden hasta trafiğinden hem de sıkı polisiye tedbirlerden dolayı zaman zaman tam bir keşmekeş . Her ne hikmetse ben de bu keşmekeşin yaşandığı zamanlarda oradayım. Babamı kapıya bıraktığım ve kapıdan aldığım iki zaman diliminde de ortalık kıyamet, onun dışında sütliman. Sanki birileri benim sabrımı sınamak istercesine üç dört saat arayla trafiği alt üst ediyor.
Güne hiç sakin başlamadım. Geceden beri devam eden nevraljik baş ağrım azalacağı yerde giderek artmakta. Yol boyunca önüme atlayan, arkamdan sıkıştıran arabalara kibarca küfredip durdum. Babamın bu agresif hallerimden kendine bir pay çıkarıp üzülmesini hiç istemiyorum ama dilim ipini koparmış deli dana misali sürekli sağa sola laf yetiştiriyor. Hastanenin çok uzakta olmasından, sabah sabah içine düştüğümüz köprü trafiğinden , daha yakın bir hastane bulamamış olmalarından, sürekli hastalık bahanesiyle kendilerini kurcalatıp durmalarından şikayet edip duruyorum. Dura kalka ilerlediğimiz yol boyunca kendime sakin olmayı telkin çabalarım boşa gidiyor. Hastane önüne geldiğimizde babamları bırakıp çekip gitmek niyetim, en azından bir kahve içimi sürede kendi başıma kalmak. Onlara kolaylık olsun diye gidebildiğim kadar ileriye gittim ve hastane kapısının hemen önünde babamları indirmeyi başardım. Tam dönüş yapıp geldiğim istikamette yol alırken trafik sıkıştı. Karşı yönden ardı arkası kesilmeyen bir araba akınının ortasında kaldım. Hastane önündeki küçük alanda bir ileri bir geri hareket edip duruyorum. Tam burnumu çıkarıp ilerleyecekken bir araba daha görünüyor uzaktan, hooop geriye. Fırsatını bulup yakaladığım ilk boşlukta canhıraş yola koyulmuştum ki otuz metre ilerde bana doğru gelmekte olan arabayı farkettim. Bu sefer kararlıydım, asla geri gitmeyecektim. Hem arkamda da araba vardı üstelik, istesemde gidemezdim. Emniyetin kapısında nöbet tutan yüzü kar maskeli, gözlerinden genç olduğunu anladığım bir polis bana geri git gibilerinden işaret yaptı. Gitmem diyerek terslendim. Bu sefer elindeki silahın kabzasına daha bir sıkı yapışarak tehdit eder bir tonla tekrar geri gitmemi söyledi. Artık ok yaydan çıkmıştı. Gözüm bir şey görmez oldu. Çılgın gibi bağırmaya başladım. Bilinçaltımda bir yerlerde küçük bir fren mekanizması çalışıyor, isteksizce ayağımı bir basıp bir kaldırıyordum pedala, ama benim onu dinleyecek halim yoktu. O an ne olursa olsun asla geriye gitmeyecektim. Polis memuru hiç beklemediği tepkim karşısında şaşaladı, neredeyse nutku tutuldu adamın. Öylece bakakaldı suratıma. Bizim çekişmemizden bir netice çıkmayacağını anlayan karşı arabanın şöförü de indi, koşar adımlarla yanıma geldi. Ben direksiyonda camımı sonuna kadar indirip, hiddetli suratımla kafa tutar biçimde oturuyordum. Tipinden çok da haz etmediğim, ama asla ve kat’a tırsmadığım kara sakallı, bıçkın görünümlü gençten bir adam kontak anantarını tuttuğu elini yumruk yapmış bana doğru savuruyordu. Korkmadım hiç, niye diye sorsanız cevabı yok. Vurabilirdi de bana, zaten benim çılgınca ses tonumdan uyuşup kalmış polis bir ona bir bana bakmaktan başka bir şey yapmıyordu, adamın tüm ezberlerini bozmuştum herhalde. Ne kadar o vaziyette kaldık hatırlamıyorum, o bana ben ona ağza alınmayacak laflarla hakaretler yağdırıyorduk. Geri gitmek istesem bile gidemeyeceğimi bağırıp duruyordum arkamdaki arabayı göstererek. Kafamı çevirip baktığımda arkamın bomboş olduğunu gördüm. Adam beklemekten sıkılıp çekip gitmişti herhalde. Küçük bir an mahçup oldum, belki yüzüm de hafifçe kızarmıştı kimbilir. Söylene, söylene çıktığım boşluğa geri girip, karşımdaki araca yol verdim. Camımı kapatmak üzereyken yüzüme çemkiren şöförün –beynin varsa geri gider yol verirsin dediğini duymuştum. Birbirimize neler dememiştik ki… Ama bu laf içlerinden en ağır olanı gibi geldi bana. O keşmekeşten bir an önce uzaklaşıp kendimi vatan caddesinin yan yoluna attığımda acilen müsait bir yerde durup sigara yakmak için tutuşuyordum. Kenara çektim, sigaramdan derin bir nefes alıp üfledim, içimde müthiş bir ağlama fırtınası kopuyordu ama ağlamadım. Sadece sigarayı henüz bırakmamış olduğum için şükrettim o kadar.
Arabayı parkedip hastaneye babamın yanına döndüğümde artık süngüm düşmüş, süt dökmüş kedi kadar uysaldım. Başım hala ağrıyordu. Babamlar halime acıyıp beni bir doktora gösterdiler. Kendimi oraya kadar bile sürükleyip götürmek meseleydi benim için. Kulak mememde görünen lezyona zona teşhisi konmuş, baş ağrımın sebebi bulunmuştu. Zonayı önceden biliyordum, herkeste bilir ama sanırım kimse kulak memesinde çıktığını duymamıştır. Benim ayrıcalıklı, cins biri olduğum ne zamandır kafamı meşgul edip duruyordu zaten, az önce yaşanan kavgada beyinsiz olduğum da tescil edilmiş oldu. Beynimin eskisi gibi aktif, işlevsel olmamasından şikayet edip durmuyor muydum daha üç gün önce. Durum ortadaydı, sırtımı kamburlaştırıp, omuzlarımı içeri göçerttim iyice, bir an önce görünmez olmak istiyordum çünkü.
Bu kadar kötü hissetmeme rağmen giderken olduğumdan çok daha sakin bir şekilde dönmeyi ve babamları kırıp dökmeden evlerine bırakmayı başardım. Evime gitmek, yatağıma girmek için sabırsızlanıyordum. Yorganı üzerime çekecek ve orada öylece saatlerce kalacaktım. Yaptım da….
“Premenstruel sendrom” demek çok havalı geldiğinden, izninizle bu ifadeyi kullanmak istiyorum günün ilk yarısındaki deliliklerim için. Peki benim nedenim vardı da, diğerlerinin yani olaya karışan erkeklerin nedeni neydi???
Onların sesini koro halinde duyar gibiyim; SENDEN ÖTÜRÜ !!!
Benden de onlara nanik; YEMEZLEEEERRRR!!!!
28 Kasım 2011 Pazartesi
bekleme koridorları
Hastaneler kötüdür. En şık, en donanımlı olanı bile moral bozar. Ben genellikle uzak durmaya çalışırım oralardan, ama istemesem de yolum düşer arada sırada.
Bugün babam için gittik. Şuna kanaat getirdim ki, yaşlı insanlar benden çok daha fazla huzur buluyorlar hastanede, evlerinde olduklarından daha güvende hissettiklerinden olsa gerek.
Babam geçen haftadan beri neredeyse hergün gidip geliyor buraya. Yol uzak, çabuk yorulup, zor yürüyor olmasına rağmen, herseferinde umutla gelip onca tahlili yaptırıyor, tepeden tırnağa vücudunu taramaya yarayan alet edavatın içine giriyor, kendisini daha önce görmemiş ne kadar doktor varsa herbirine dertlerini sayıp döküyor hiç usanmadan. Bunu en geç iki sene de bir tekrarlıyor üstelik. Sadece bir umutla; doktorlar , onun ellili yaşlarında olduğu gibi sağlıklı, çevik bir şekilde yürümesini sağlasınlar diye. Yetmişlerinin başına bile dönmeye razı laf aramızda. Son on yıl içinde kireçlenmeye, bel fıtığına bağlı olarak dizlerinde hızla ilerleyen dermansızlık nedeniyle yürüyememek, babam için katlanılması ne zor bir durum… Ortada değiştirilebilir bir bulgu da yok. Sonuç aynı, yaşa bağlı eskime ve onun geri döndürülemez neticelerini geçici de olsa ortadan kaldırabilcek en ufak umut kırıntısına bile razı babam. Doktorlar sorumsuzca mı diyeyim, yoksa böylesi hasta için daha mı iyi karar veremedim ; beyhude çabalar için sürüklüyorlar babamı hastanelere . Bütün sıkıcı, acı verici sürecin sonunda da, önlerindeki kağıtlara bakıp ,kafalarını bir oraya bir buraya sallayarak vaziyeti bir kez daha özetleyiveriyorlar yüzüne, ama cümlenin sonuna yeni çıkan ilaçları deneme ihtimalini de ekleyerek tabi. Bu süreç onu yorsa da, beklentimin aksine, ümitsizliğe düşmekten öte bir iyilik yaratıyor babamın üzerinde. Kısa süreliğine de olsa yeni umut ışığına tutunuyor sımsıkı. Azıcık bir düzelme görse kendinde, bütün sıkıntıları unutmaya hazır. Bu nasıl bir yaşama azmi allahım ? Hayranım... Her gelişin ardından ,ona ayrılan zamandan , gösterilen ilgiden mutlu, umutlu ayrılıyor hastaneden. Bense ruhen ve bedenen çökmüş olarak giriyorum babamın koluna. Geleceğimi görür gibiyim. Kastettiğim gelecek çok uzak değil, bu andan sonraki herhangi bir andan bahsediyorum. Bundan hoşlanmasam da, böyle düşünmeme sebep oluyor hastane koridorlarında bekleşen insanlar. Öyle genç ve öyle hasta görünümlü insanlara rastlıyorum ki oralarda.
Beklediğiniz koridor, size o koridorda bekleşen diğer insanların hastalıkları konusunda ipucu verebiliyor, bunun için doktor olmaya gerek yok. Tomografi merkezinin önüne genç, zayıflıktan kuş kadar kalmış bir kadını getiriyor iriyarı bir adam önündeki tekerlekli sandalyeyi iterek. Kadın adama hiç bakmıyor,ne bir tebessüm, ne bir tanışlık var aralarında, hastabakıcı olmadığı belli, sivil giyimli sağlıklı görünümlü adamın , kadının kocası olabileceğini tahmin ediyorum. İnsan karısı ya da kocası da olsa eğer gelgeç değil önemli bir hastalıkla uğraşıyorsa bedeni, yalnızlaşıyor bir anda. Yüzü düşüyor, bakışları önünde beklediği kapının açılıp kapanmasına kilitlenerek orada öylece beti benzi solmuş bir şekilde duruyor. O bekleyişte arkasında ayakta dikilen adama hiçbir pas yok, tebessüm yok, tamamen kendi derdinde, hem bunlar senin suçun der gibi bir duruş içinde. Adam hiçbir dahli olmadığını bilse de kendisi sağlıklı olduğu için utanır gibi kaçırıyor gözlerini kadından. Oraya buraya bakıyor boş boş, duvardaki yazılara ve resimlere takılıyor gözü. Uzun uzun okuyor, bir şeyle meşgul olma çabasında. Sonra bekleşen diğerlerine gidiyor gözleri. Belki onları kendi karısıyla karşılaştırıyor. Allah kahretsin diyor içinden, en genci benimkisi…Şurada ,üstü başı dağınık, uzun etekli, takoz terlikli, şalvarımsı pijamalı, yüzü gözü kırışıklık içinde, hem de hayli çirkince, ikibüklüm olmuş oturan yaşlı kadın değil de niye benim gencecik, güzeller güzeli karım? diye düşünüyor.
Hastalıktan olsa gerek, hayli zayıf görünen karısı , belli ki yatağından kaldırıldığı gibi sandalyeye konup buraya getirilmiş. Kafasının arkasındaki saçlar tepesine yapışmış sürekli yatmaktan. Sağlıklı günlerinde olsa asla taramadan insan içine çıkmayacağı saçları kısa kesilmiş, kızıla çalar renkte. Üzerinde yeni giydirildiği besbelli , bebek pembesi bir pijama, ayaklarında dizkapağına kadar çekilmiş bembeyaz çoraplar… Ayağına geçirilmiş temiz bir terlikle neticelenen bacakları zayıflıktan küçük kız bacağı gibi sandalyenin ayak basma yerlerinde sağa sola devriliyor sürekli. Hala kendini salmamaya gayret gösterebildiği vücudundaki tek yer, dimdik duran başı. Kasları ve kemikleri zayıflıktan belirginleşmiş ip gibi incelmiş boynunun üzerinde , ciddi, metanetli görünmeye çalışan, kimseyle gözgöze gelmeyen bir kadın kafası dikiliyor yukarı doğru. Neye ya da kimeyse, kafa tutar gibi. Bu işin bir an önce bitmesini ister gibi… Belki de kendi üzerinde toplanan acıma dolu bakışlardan kurtulup, nicedir küstüğü dış dünyaya kapısını kapatarak yatağına uzanacak. Ama farkında değil bu koridorda herkes birbirine sadece bir anlık süre için, o da sırada benim önümde mi, arkamda mı diye öğrenmek için bakıyor, kimsenin kimseye acıyacak hali yok burada.
Onu izlerken bu bakışta bir tanıdıklık hissediyorum. Daha önce bu kadını nerede gördüm ben? Düşünüyorum, düşünüyorum…Annem geliyor aklıma birden. O an kadının anneme ne kadar da benzediğini farkediyorum. Benzerlik fiziki olmaktan öte, tamamen duruşta. Benzer koridorlardan birinde ben annemi böyle sandalye üzerinde, dünyaya kendini kapamış , ızdırabına dönmüş beklerken gördüğümün üzerinden kaç yıl geçti? Çok, çok fazla. Annem de bu kadın kadar genç miydi? Çok gencti elbet. Onun bu bakışını yakaladığımda şimdiki gibi gündüz değil geceydi üstelik. Ya da gündüzdü de, röntgen çekim merkezi yerin üç kat altında olduğu için gece ile gündüz ayırt edilemediğinden, ben kafamda o anı geceye yakıştırmıştım? Annemle kısacık bir an gözgöze geldiğimizde ne bir soru vardı gözlerinde, ne de bir cevap veriyordu bakışlarımla ilettiğim soruya. Tek gördüğüm ne kadar yalnız olduğuydu ve içimi en çok acıtan, bu durumdan ne kadar da haberdar olduğuydu.
O kısacık benzerlik anını yakaladığımda üç gerçek bir kez daha dank etti beynime;
-Bu sandalye de ben de bir gün oturuyor olabilirim.
-Bu koridorlarda aynı hastalığa sahip olanlar tipleri ne kadar farklı olurlarsa olsunlar gördüğümüz duruşlarıyla birbirlerine benzerler.
-En yalnız olduğumuz anların ilkidir bu koridorlarda tekerlekli sandalyeye oturduğumuz anlar.
Ha, bir şey daha var;
-YAŞILIK KÖTÜ, ÇOK KÖTÜ BİR ŞEYDİR !!!!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

