27 Şubat 2011 Pazar

bir yer var biliyorum





boyumdan büyük hayallerim var benim.
biliyorum bir yer var bu yıkık dökük viranenin ortasında,
bir yer var biliyorum
gökyüzünü rahatça görebileceğim.




 

23 Şubat 2011 Çarşamba

aşk korkunç olamamaktır




Aşk güzel bakmaktır, tatlı bir tebessümdür dünyaya,
taze bir güzellik, uysal bir kabulleniştir çevresinde olan biteni,
aşk güzelliğe övgüdür, emsalsiz olmaktır,
üşümemektir aşk, yüreği yüklü olmaktır,
akıp giden zamana kafa tutmaktır,
aşk gençliktir



ve ne kadar uğraşsanda
korkunç olamamaktır aşk.


17 Şubat 2011 Perşembe

tesadüfler


Blogumu uzun bir süre öksüz bıraktığımın farkındayım. Öykü yazma derdine düştüğümden; yoksa ihmal filan yok yanlış anlaşılmasın. Öyküyü her yerde aradım; sokakta yürürken, yolda kulağıma çalınan konuşmalardan, insanlarla sohbet esnasında hatta gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinde… Bulamadım, belki de buldum burun kıvırdım.  Kısa bir süreliğine pes ettim ben de. Başkalarının yazdığı öyküleri okudum o sırada, filmler izledim. Bazılarının kurgusuna hayran kaldım, bunu daha önce niye ben düşünmedim diyerek hayıflandım. Bu da benim kısaca yazamama öyküm. Neyse benim anlatmak istediğim hikaye başka aslında.
Bugün "Aşk tesadüfleri sever" filmini izlemeye karar verdim. Vakit erken olduğu için önce bir şeyler atıştırıp ardından  mağazaları gezmek niyetindeydim. Canım çıtır, çıtır taze simit yanında kaşar peyniriyle demli bir çay çekti.  Nautilus’ta denemeyenler bilmez, son yıllarda yediğim en lezzetli simidi  Carefour'da yapıyorlar, hem de sokak simidi tadında ve her daim sıcak. Simidin yanına ince bir dilim Trakya kaşarı kestirdim çekine, çekine.  Meğer tıpkı köşe başındaki bakkal gibi büyük marketlerde de gramajın önemi yokmuş. Nevalemi alıp, meyve reyonunun tam karşısındaki küçük mekâna gidip geleni geçeni rahatça izleyebileceğim bir masaya yerleştim. Alışverişini tamamlayıp ağzına kadar dolu sepetleriyle soluklanmak için buraya uğrayıp çay içenler, karınlarını doyuranlar, benim gibi simidin tadını keşfetmiş olanlara sırtımı dönüm, sıcak çayımı yudumlayıp simide kaşarı katık ederek önümden gelip geçeni izlemeye koyuldum. Nazım’ın dediği gibi; memleketimden insan manzaraları yerine marketimden insan manzaralarını seyrediyordum oturduğum yerden. Bir ara gözüm yanı başımdaki Krispy Kreme tezgahına takıldı,  tezgahın üzerine  tadımlık olarak sunulmuş  donutlar dizilmişti. Önümden geçen orta yaşlı bir kadın kararsız adımlarla tezgaha yanaştı ve ikrama yakından baktı. Tezgâhtaki genç, - alın bir tane, tadına bakın diye cesaretlendirince kürdana takılı küçük bir parçayı ağzına attı. Yüzündeki ifadeyi dikkatle izliyordum. Beğenmeyeceğini daha en başından anlamış gibiydim. Gözlemeye, mantıya, ev yapımı puaçaya, kek’e, mis gibi su böreğine, baklavaya, kadayıfa alışkın beden tanıştığı ne idüğü bellirsiz  bu yeni tadı yiyecek hafızasında uygun bir yere yerleştirmeye çalışıyordu besbelli.  Sevgililer gününe özel çıkarıldığı her halinden belli kalp şeklinde, üzeri kırmızı şekerle süslenmiş donutlardan bir tane de ben denedim. Ağzımın içindeki lokma, tadıyla birlikte yok olup gitti bir anda. Simide ihanet etmişim gibi geldi bana, hemen bir parça koparıp ağzıma atarak onun gönlünü hoş ettim. Tezgâhtaki gencin gülümseyen yüzünden aldığım cesaretle, biraz da sohbet etmek isteyerek - sen bunun tadını seviyor musun? diye sordum çekine, çekine.  Sevmiyorum, hamuru bir garip geliyor bana diye cevapladı. Rahatladım. Elimdeki simidi göstererek bunun yerini hiçbir şey tutmaz değil mi diye küçük bir parçada ben ikram ettim, geri çevirdi kibarca. Doğru ya; elindeki simitle donut tezgahında satış yapmak pek de hoş kaçmazdı herhalde.
Aramızdaki sohbet, gençlerin bizim zamanımızdaki lezzetlere yabancılaşmış olmasından açıldı, giderek şimdiki devir ile bizim devrin karşılaştırmasına döndü. Sanki aynı devrin çocuklarıydık ikimiz de,  oysa o taş çatlasa otuzlarında görünüyordu. Çok sayılmazdı canım aramızdaki kuşak farkı, bunu bana hissettirmeyen konuşmalarından dolayı çocuktan hoşlanmıştım. Laf nereden geldi hatırlamıyorum, evli misin? diye sordum özelleşmedeki cesaretime şaşarak.
-Değilim ve sanırım evlenmeyeceğim.
-Neden ki?
-Yaşadıklarımdan sonra, buna cesaret edebileceğimi sanmıyorum.
-Ne yaşamış olabilirsin ki böyle düşündürecek, geçmişe takılma geleceğe bak gibi beylik laflarla konuyu geçiştirmeye çalıştım. Sohbetin geldiği noktadan hoşlanmamıştım, ancak tedirgin olmamı gerektirecek bir şey de yoktu ortada.
 -Ben iki kez nişanlandım ve ikisi de trafik kazasında öldü.
İşte bunu hiç beklemiyordum. Gözlerim gelip geçenlerin üzerinde takılı kaldı. Çocuğun söylediklerinin gerçek olup olamayacağını kafamda evirip çeviriyordum sürekli.
-Büyük talihsizlik, çok üzüldüm gerçekten, çok genç insanlar, yazık gibi bir şeyler söyledim.
-İlkine ben de çok üzüldüm, hala unutamam, onu çok seviyordum daha on sekiz yaşındaydı. İkincisi ailemin zoruyla oldu. Allah var ben onu hiç istemedim ama yine de çok üzüldüm öldüğüne. İkisi de babalarıyla birlikteyken oldu, ben yoktum yanlarında.
-Beni işletmiyorsun değil mi? diye sordum kendimi garantiye almak istercesine. Bu kadar talihsizliğin aynı adamın başına gelmesi bence  biraz abartılıydı. Hayal gücü benden çok zengin, ayaküstü hikaye yazmada benden çok usta bir genç olabilirdi karşımdaki.
-Yok, niye yalan söyleyeyim ki, isterseniz ispatı var, yaşadım ben bunları ve o insanlara bir şekilde uğursuz geldiğime inanıyorum. Yani bunca olaydan sonra yeni biriyle tanışmak zor, ya onun da başına bir şey gelirse?
Aklımdan daha önce böyle üst üste talihsizlikleri yaşadıklarını duyduğum insanlar geçti, onları örnek vermek istedim ama bu saçmaydı tabi. Başkalarının felaketiyle avunabilir miydi insan?
-Gerçekten talihsizlik, ama sen takılma bunlara, belki de ciddi bir sınavdan geçtin ve mezun oldun. Belki de tüm yaşadıklarını sana unutturacak biri karşına çıkacak ve sen hiçbir olumsuzluk düşünmeden onu seveceksin, olamaz mı?
-Bilmem, olabilir mi?
-Senin için çok iyi şeyler olmasını yürekten diliyorum, ciddiyim gerçekten diyerek kalkmak için hareketlendim. Bir çay daha içseydiniz diyerek gülümsedi. Sinema saatim geldi diyerek oradan ayrıldım.
Filmi hıçkırıklarımızı tutarak, gözlerimizden sular seller gibi yaşlar akıtarak izledikten sonra bir anda o soru geldi aklıma. Bu kadar tesadüf olabilir mi?  Sonra tezgâhtar çocuğu düşündüm -neden olmasın?
Okuduğum bir kitaptan alıntı: gerçek ile kurgu arasındaki tek fark, kurgunun anlamlı olma zorunluluğudur.
Bence ne kadar doğru… Hayatta, kurguyu aratmayacak o kadar çok öykü var ki bizim inanmaya hazır olup  yaşamayı kabul ettiğimiz…

3 Ocak 2011 Pazartesi

şapkalar

Her birimiz çeşit, çeşit insanız. Özgür iradelerimiz şapkaların altında. Onları çıkardığımızda, yok aslında birbirimizden farkımız ....



20 Aralık 2010 Pazartesi

çam ağacı



Perihan’ın mutfağında sabahtan beri hummalı bir çalışma vardı. Geceden ıslattığı buğdayı, fasulyeyi, nohudu koca bir tencereye koyup ocağın üzerine yerleştirip altını yaktı. Mutfak masasının üzerinde her birini sabırla küçük,  küçük doğradığı kayısı, incir ve elmanın üzerine rendelenmiş portakal kabuğuyla yıkanmış kuru üzümleri de ilave ederek hazırladığı malzemeleri tencerede kaynamakta olan helmelenmiş karışımın üzerine döktü. Tahta kaşığın ucundan üfleyerek tadına baka,  baka şekeri koydu en son. Kıvamının iyi olduğuna kanaat getirerek büyük bir kepçeyle tezgâhın ve masanın üzerine dizili cam kâselere aşureyi boşaltmaya başladı. Taneler, içinde yüzdüğü sıvıya asılı kaldığında sonuç başarılı demekti, dibe çöküyorsa fena. Bu gözlemi ta küçücük bir kızken gelin geldiği koca evinde, rahmetli kaynanasını sürekli izleyerek edinmişti Perihan.  Bu kızın eli her işe yatkın derdi kaynanası onun için, ustanın yanında çıraklık dönemini tamamladıktan sonra aşure yapımında boynuz kulağı geçmişti artık. Onun yaptığı aşureyi yiyip de tarifini sormayan yoktu. Her seferinde malzemelerini tek, tek sıralar ancak kaynanasından kaptığı püf noktalarını kendine saklardı. Bunlar yalnızca gelinine aktaracağı geleneksel mutfak sırları olarak kalacaktı oğlu evlenene kadar. Muharrem ayını da bahane ederek o gün duaya gelecek olanlar özellikle aşure yapmasını isteyince, sevabının kayınvalidesinin ruhuna ulaşmasını dileyerek seve, seve kabul etti Perihan.
Kâselerde dumanı tüten aşurelerin üzerlerine bir kaç damla gülsuyu gezdirdikten sonra süsleme bölümüne geçti. Önce kavrulmuş susam, ardından fıstık, kuş üzümü, iri kıyılmış ceviz ve son olarak da nar taneleri… Hazırladığı kâselere bakıp mükemmel göründüklerini düşünerek, misafirler gelmeden eksik gedik var mı diye kolaçan etmek için salona yöneldi.
                                                                      ****
Sabah saat tam yediyi gösterdiğinde Azim gözlerini açtı. Karısı yatağın diğer tarafında hiç kıpırdamadan, yorgana sarınmış uyuyordu. Her gece yatarken kombiyi kapattığı için o sabah da evin içi çok soğuktu. Avuç içlerine hohlayarak ellerini ısıtmaya çalıştı. Banyoya girip uzun, uzun işedi, yüzünü yalap şalap yıkadıktan sonra yatak odasına döndü. Geceden teperek yere çıkardığı pantolonu ile sandalyenin üzerinde duran kazağını çabucak üzerine geçirip parmak uçlarına basarak sessizce odadan çıktı. Salonda yüzükoyun yatmış, sağa sola açtığı kolu bacağı daracık kanepeden  taşan oğlunun üzerini örttü.  Portmantoda asılı kabanını giyinip, yeşil kukuletasını kafasına geçirdikten sonra kapıyı kapatıp çıktı.
Her kattaki dairenin kapısını tek,  tek dolaşıp, akşamdan bırakılan notları elindeki küçük deftere kaydetti. İki ve beş numara kapıya torba koymuştu, bu ekmek alınacak anlamındaydı. Bir numara her sabah küçük kızı için bir kutu günlük süt ve cumhuriyet gazetesi beklerdi. Üç, dört ve altı numara için her gün gazete koyardı kapıya. Sadece altı numara arada bir okuduğu gazeteden sıkılıp başka gazeteye geçer, birkaç gün denedikten sonra tekrar eski gazetesine geri dönerdi. Diğerleri taşındıklarından beri aynı gazeteyi istiyorlardı. Azim servis sepetini alıp binadan çıktı. Hava çok soğuktu, bu gece kesin kar yağacak diye geçirdi aklından. Kokusundan anlamıştı. Hava tahmini konusunda yıllar önce inşaattan düşüp beş yerinden kırılan koluyla, küçükken dedesi tarafından eğitilmiş burnu hiç şaşmazdı. Servisi bir an önce bitirip bahçedeki ağacı süsleme işine koyulmak istiyordu. Bugün yılın son günüydü ve sokaktaki diğer binalar gibi onun binası da süslü olmalıydı.
                                                                      ****
Uzun zamandır sabahları zor kalkıyordu Cemal. Uyandığında içini nedenini bilmediği derin bir sıkıntı kaplıyor tüm vücudu gece taş taşımış gibi ağrıyordu. Özellikle bu sabah ki gibi karanlık ve kasvetli havalarda canı yataktan çıkmayı hiç istemezdi. Belki de gözünü kapayıp, yorganı üzerine çekerek tekrar uykuya dalabilirse, tüm sıkıntılarından ve ağrılarından kurtulmuş olarak yeniden uyanabilirdi.  Ancak yatakta ne kadar debelenirse debelensin, o huzur veren ikinci uyku gelmezdi bir türlü.  Çaresiz kalkıp memuriyet zamanlarından kalma alışkanlıkla traşını oldu, karısının hazır ettiği ütülü kıyafetleri giyinerek mutfağa geçti. Ocakta kaynayan çayın buharından buğulanmış camı eliyle silip dışarıya baktı. Alt kattaki öğretmen hanımın küçük kızı servise binmiş giderken annesine el sallıyordu. Onları öyle görünce yüreği cız etti. -Hiç kızgın olmadığın halde bazı insanları görmek istemezsin, işte ben de bu anne ile kızını hiç görmek istemiyorum, dedi karısına. –İlahi Cemal, neler saçmalıyorsun öyle? Ne yapsınlar, kime ne zararları var ki? Doğru, kime ne zararları var ki diye düşündü Cemal. Kapıdan gazetesini alıp masaya geri döndü. Demli çay ve kızarmış ekmek kokuları arasında sıkıntısı bir nebze  hafiflemişti. Karısı bardaklara çay koyarken, kendisi gazeteyi gözden geçirdi. Sayfayı çevirince tanıdık bir sima ilişti gözüne. Gözlüklerini takıp resme dikkatlice baktı ve altındaki haberi okudu. –Bizim müftünün hakkında zimmete para geçirmek ve partiye zorla oy toplamaya çalışmaktan soruşturma açılmış baksana diyerek gazeteyi karısına uzattı.
                                                                      ****
- Bir an önce gitse de kafamı dinlesem diye aklından geçirdiği an büyük suçluluk duydu Pınar, servisten el sallayan kızını gördüğünde. Olur olmaz nedenlerle evde çığlık çığlığa ağlayan kızını susturmaya çalışırken, o uyuyup yalnız başına kaldığında ne izlediğini anlamadan televizyona bakarken, bayramlarda, yılbaşlarında herkesi tatlı bir koşuşturma içinde gördüğünde, kızı her sabah uyanıp okula gitmeyeceğim diye ter, ter tepindiğinde kocasına ölesiye öfkelenirdi Pınar. O gece içkili olduğu halde işyerinden gelen acil çağrı üzerine arabaya atlayıp gitmeseydi şu an yaşamları çok farklı olabilirdi. Polis gecenin bir vakti arayıp kocasının kaza yaptığını bildirdiğinde  önce kendisini suçladı ayaklarına kapanıp yalvarmadı diye, ya da huysuz bir kadın olup gitmesine mani olmadı diye… Olan olduktan sonra, keşke’ lerin anlamını yitirdiğini sadece kaybedenler bilir. Pınar geç yaşta bulduğu aşkını, kızının babasını, can yoldaşını kaybetmişti. Onsuz devam edemeyeceğini her düşündüğünde kızına gitti gözü, o ne olurdu?
Pılını pırtısını toplayıp kaçtı, kocasıyla hatıralarının olduğu o uğursuz şehirden ve onu kimsenin tanımadığı, hikâyesini bilmediği bu koskoca kente geldi. Yabancı ve ürkütücü bir kalabalığın içinde kızıyla birlikte yapayalnızlardı İstanbul’da. Pınar ne kimsesi olsun, ne de kimsenin bir kimsesi olsun istiyordu. O söylediğinde - merhaba’ lar mesafeli, - görüşürüz’ ler elveda der gibi çıkardı hep ağzından. Bir süre sonra apartmanda ki insanlarda, okulda ki meslektaşları da hikâyesini öğrendiler. İlk duyduklarında ne diyeceklerini bilemediler. Sonra vah vah! lar, ölenle ölünmez! ki ler çıktı ağızlardan. Onların gözünden durumun içler acısı olduğunu görmüştü Pınar. Kızının da aynı şeyi görmesinden korkarak herkesten uzak durmaya karar verdi. Artık sadece yolda karşılaştıklarında gözlerini kaçırarak başlarıyla selam veriyordu apartmandakiler. Hatta kapısının açıldığını duyan, aşağıya inmek için onun eve girmesini bekliyordu yukarıda.  Onların acınası yalnızlığını uzaktan izleyenler için vicdani bir yüktü kızı ve kendisi. Servis gözden kaybolana kadar dualar etti ardından, ikna olmadı tekrar diledi,  sonunda hepsi aynı kapıya çıkan tek bir yakarış kaldı dilinde -kızımı bana bağışla, onu elimden alma! Evine döndüğünde üst kattan bir bağrışma koptu. Müftünün iki kızı yine birbirlerine girmişlerdi.
                                                                   ****
Azim, sabah servisinin ardından binanın günlük temizliğini de tamamlayıp, altı numarada oturan yöneticiye çıkıp kapısını çaldı.
-Abla, Cemal bey müsaitse bir diyeceğim var kendisine…
 Az sonra okuma gözlüklerinin üzerinden soran gözlerle bakarak Cemal belirdi kapıda. Azim heyecanla bu yılbaşı için bahçedeki çam ağacını süsleme planlarından bahsetti ona. Eğer o da uygun görürse, hemen gidip ağaca rengârenk yanıp sönen ışıklardan almak istiyordu caddedeki  dükkândan. Önceden baktığı için tüm modellerin fiyatlarını da sıraladı ayaküstü. İzni de, parayı da alıp merdivenlerden aşağıya inerken,   -ağacı öyle güzel süsleyeceğim ki, binadakiler  bayılacak diye geçirdi içinden.
Azim elinde tüm malzemelerle bahçede ağacın çevresinde dolanıp, kablonun ucunu en yakın hangi prize takabileceğini düşünürken kapının önünde büyük beyaz bir minibüs durdu. İçinden,  yalnızca yüzlerini açıkta bırakan siyah çarşafa bürünmüş on, on beş kadın indi. Azim’in yanından geçip binaya girerken bir yandan da çarşaflarının ucuyla yüzlerini örterek yan gözle onu süzdüler. Azim şaşkındı, değil binaya bu sokağa bile daha önce böyle tiplerin geldiğini hiç görmemişti.
Hemen önlerine geçip kimi aradıklarını sordu. İçlerinden en yaşlı ve otoriter görüneni, -Perihan hanımlara geldik, burada oturmuyor mu? diye diklendi. Azim, kadınların yollarından çekilerek geçmelerine izin verdi, yine de doğru söyleyip söylemediklerinden emin olmak için apartmanın girişinde Perihan’ın kapısı açılana kadar bekledi. -Bu kadınlar ne yapmaya geldiler ki buraya? diye düşündü.
                                                                      ****
Bütün kadınlar kapıda ayakkabılarını çıkarıp içeri girdiklerinde Perihan’ı bir telaş aldı. İlk defa evine gelen bu kalabalığın içinde sadece iki üç kişiyi tanıyordu. Fatma hoca ile kuran kursundan bir arkadaşın evinde yapılan hatim duasında tanışmıştı. O günden sonra davet üzerine birkaç kez ev toplantılarına katılmış, sıranın ona geldiği hoca tarafından duyurulduğunda hem sevinmiş, hem de heyecanlanmıştı. Böylesi hayırlı bir birlikteliğin onun çatısı altında gerçekleştirilmesi evin betini bereketini arttıracağı gibi içinde yaşayanların sevap hanelerini kabartacak, yapılan dualardan ölmüşlerin ruhu da nasiplenecekti.
Fatma hoca kırk beş, elli yaşlarında iri yarı, boylu poslu, çatık kaşlı, delici bakışlı bir kadındı. Eve girer girmez aptesimi tazeleyeceğim diyerek banyoya koştu. Salona döndüğünde tüm kadınların çarşaflarını çıkarıp çeşit, çeşit renkli kıyafetleriyle ortadaki sehpanın etrafında minderlerin üzerine oturmuş kendini beklerlerken buldu. Kadınlar şöyle bir doğrulup onu başlarıyla selamladıktan sonra, aralarındaki en kocaman yastığa oturması için birbirlerine yanaştılar. Fatma hoca, Perihan’ı yanına çağırıp dudaklarını hiç kıpırdatmaksızın ağzının içinden konuşarak ortadaki sehpaya bir sürahi dolusu su ile küçük tabaklar içinde çörek otu, pirinç, kesme şeker ve tuz koyması gerektiğini hatırlattı.
Perihan elinde kocaman bir sini ile salona döndüğünde dua başlamıştı. Siniyi sehpanın üzerine yerleştirip, daire şeklinde oturan grubun arasında mutfağa en yakın boşluğa sığıştı.
-Şimdi hep birlikte zikir yapalım kardeşlerim. Hocanın bu teklifiyle,  uzun süre hareketsiz durup dinlemekten üzerlerine uyuşukluk çökmüş olan kadınlar oturdukları yerden sırtlarına dikleştirip birbirlerinin kollarına girerek zikir törenine hazırlandılar. Fatma hoca dairenin ortasında, çevresindeki kadınları bakışları ve ağzının içersinde yuvarlayarak çıkardığı birkaç kelime ile idare ediyordu. “Allah, Allah hu Allah” nidalarını tekrarlayarak hep birlikte kafalarını sağa sola,  aşağı yukarı sallayarak hareketlenen grup, bir süre sonra galeyana gelerek temposunu hızlandırdı. Aynı hareketleri ve sözleri tekrarlaya, tekrarlaya yekvücut halini alan grubun içinden bir kadın kendini o kadar fazla kaptırmıştı ki bir anda ileri geri sallanan vücudu kaskatı kesilerek dairenin orta yerine yığıldı kaldı. Perihan kendini gruptan koparıp kolonya getirmeyi akıl etti. O yerdeki kadının bileklerini ovalarken, diğerleri daireyi bozmadan ayağa kalkarak tekbirlerini söylemeye devam ettiler. Salonun ortasında dönerek zikir yapan grubun ayakları altında yer sarsılıyordu. Fenalaşan kadın yüzünden dikkati iyice dağılan Perihan az önce hanım hanımcık oturdukları yerde gözlerini süzerek okumalara katılan kadınların o hallerini görünce gülmekten kendini alamadı. Ancak hemen ciddileşip, fenalaşan kadını da kaldırarak ortadaki daireye dâhil oldu. Aynı anda kalabalıktan bir çığlık koptu. Kadınlardan biri cama yapışmış, aşağıda ışıkları yanıp sönen çam ağacını gösteriyordu. Tüm grup camın önüne üşüştü. Hepsinin de gözlerinde dehşete kapılmış bir ifade vardı. Perihan cama koştu ve bahçede renk cümbüşü içinde yanıp sönen ağacı hayran, hayran izleyen Azim’i gördü. Ağaç çok güzel görünüyordu, peki bu insanlar niye bu kadar dehşete kapılmışlardı ki?
-Perihan kardeş, bu çam ağacı süslemek de nedir? Bu gâvur âdetinin Müslüman bir mahallede ne işi var? diye gürledi Fatma hoca. Çok büyük bir suç işlerken yakalanmışçasına ezilip büzülen Perihan bir iki laf geveleyerek başını önüne eğdi. –Hemen çağır söyle o adama, söndürsün o ağacı, yoksa şu anda birimize bir şey olursa maazallah hepimiz gâvur gideriz öteki âleme diye buyurdu hoca.
                                                                      ****
Pınar kızıyla birlikte servisten inip bahçe kapısından içeri girerlerken, annesinin elinden kopup merdivenlere koştu küçük kız. 
-Anneeeeeee, ne güzel çam ağacı değil mi? Bak ışıkları yanıp, yanıp sönüyor üstelik. Eve girmeyelim anne lütfeeeeen. Pınar uzun zamandır ilk defa bu kadar neşeli görüyordu kızını. Üşürüz, üstümüzü değişelim de öyle çıkalım dediyse de söz dinletemedi. - Azim amca, sen mi süsledin bu ağacı? Göğsünü kabarta, kabarta –ben süsledim, nasıl beğendin mi? dedi Azim. Çocukla konuşurken yukarıdan Perihan’ın kendisine seslendiğini duyup kafasını kaldırdı. –Azim efendi, hemen bir baksana bana.
                                                                      ****
-Yok, olmaz böyle saçmalık.  Nasıl karışabilirler ki bahçedeki ağaca?  Cemal bey ne diyor bu işe? Azim’den işittiklerini havsalası almıyordu bir türlü Pınar’ın. Kızını Azim’in karısı Zümrüt’e emanet ederek yöneticiye çıkıp konuşmaya karar verdi. Cemal kapıyı açar açmaz karşısında Pınar’ı görünce irkildi. Daha buyurun, ne vardı? diyemeden konuşmaya başladı kadın. Bu çam ağacı süslemesi başına dert olmuştu. Bir yandan bunu şeytan icadı olarak gören dört numara, diğer yandan kızım da, kızım diye tutturan, böyle şeylere pabuç bırakılırsa yarın bir gün başımıza çok daha beter şeylerin geleceğine inanan Pınar. Ne diyeceğini bilemedi. Bu zamana kadar hiç sorunsuz götürüyordu ne güzel, Azim de nerden çıkarmıştı ki şu ağaç süsleme işini. Cemal’in arkasında onları dinleyen karısı ısrarla içeri buyur ettiyse de razı edemedi yüzüne kızgınlıktan kan yürümüş genç kadını.       Cemal bir karar verememekte, verilen kararın da sahibi olmamakta direniyordu. Kendi dışında gelişip bitmesini istiyordu bu karmaşanın. Pınar kararlıydı, gidip dört numaranın kapısını çalacaktı.
Merdivenlerden hışımla inip Perihan’ın ziline bastı. Cemal ve karısı kapılarını kapatmamış, yukardan sessizce olacakları izliyorlardı.
Kapı uzun bir bekleyişin ardından açıldığında, baştan ayağa kara çarşaflara bürünmüş, gözlerinde kızgın ifadelerle kendisini süzen kadınlar ordusu ile karşı karşıya kaldı Pınar. Soğukkanlılığını korumaya çalışarak tüm nezaketi ile bahçedeki çam ağacının ışıklandırılmasına neden karşı olduklarını sordu. Kadınlar hep bir ağızdan, - bu gâvur icadıdır, biz Müslümanlar yılbaşı kutlamayız dediler. Pınar bunun yılbaşı kutlamakla ilgisi olmadığını,  görüntüsüyle insanları mutlu etmekten başka bir amacı olmayan bu süslemeden kimseye bir zarar gelmeyeceğini anlatmaya çalıştıysa da, sözleri kapıdaki kalabalığın uğultuları arasında kaybolup gitti. Komşuyuz, yapmayın böyle diyecek oldu, kimseyle komşuluk yapmadığını hatırladı. Ama eğer komşu bile olsalar, söz dinleyemeyecek kadar kontrolden çıkmıştı kalabalık. Sustu ve arkasını dönüp aşağıya indi. Perihan arkasından usulca kapısını kapatıp içeri girdi. Yukarıda, konuşulanlara kulak misafiri olmakla yetinen Cemal ile karısı da bir süre birbirlerine baktıktan sonra hiçbir şey söylemeden evlerine girip, kapılarını kapadılar.
Pınar eline bir balta alıp, bahçedeki ağacı yerle bir etmek istiyordu ama ağacın ne suçu vardı ki?

21 Kasım 2010 Pazar

ablam


Sıradan üzüntüler ve sıradan mutlulukların yaşandığı evimizin tam orta yerine düşen bir bomba etkisi yaratmıştı babamın ölümü. Daha onun yokluğuna alışamamışken ablamın bir gece ortadan kaybolmasıyla üzerimizde zaten eğreti duran neşe, çok uzun bir süreliğine bizi terk etti. Beraberinde ablamın su yeşili gözlerindeki pırıltıyı ve başak rengi uzun dalgalı saçlarının yumuşak kıvrımlarını da alıp götürerek…

Babam olsaydı bütün bunlar yaşanır mıydı ya da farklı sonuçlanabilir miydi her şey, bilemiyorum. Babamdan hemen sonra bizim evin üst katındaki daireyi kiraladı eniştem, bu değişikliğin hem bizim hem de ablam için iyi olacağını düşünerek... İyi de oldu. Böylece evlendikten sonra çok seyrek görebildiğimiz ablamı, üst katımıza taşındıktan sonra her gün görür olmuştuk. Gerçi  aramızdaki yaş farkı, benim derslerle fazlasıyla haşır neşir olmam ve onların evlenir evlenmez başka bir şehre taşınmış olmaları nedeniyle konuşacak konu bulmakta sıkıntı çekiyordum ama annem babamdan sonra büründüğü yaslı, kederli dul halinden ablam ve yeğenim Arda’nın gelişiyle bir nebzede olsa sıyrılmıştı. Ailemiz eskiden olduğu gibi bir aradaydı, tek eksiğimiz büfenin üzerindeki ve duvardaki resimlerinde hiç yaşlanmayacak, güçsüz olmayacak, hep dik ve yakışıklı duruşuyla bize gülümseyerek bakacak olan babamdı. Onun yokluğunun yarattığı boşluk, duvarda asılı fotoğrafı ile kapatılamayacak kadar büyüktü benim için.

Ramazan ayındaydık, iftar ve sahur yemeklerinde hemen her gün ablam ve yeğenim bizdeydi..  Eve erken gelebildiği günlerde bize katılan eniştem, yemekten hemen sonra yukarı çıkıp televizyonun başına kuruluyordu. Hafta içinde erken yatmak zorunda olduğum için,ablam ve annemin kadınsal muhabbetlerinde aklım kalıyordu, sadece hafta sonları onlarla oturmama izin vardı. Oturup gülüştüğümüz geceleri sonraları özlemle arayacağımdan henüz haberim yoktu. 

O gece erkenden odama çekildim. Elime bir kitap alıp yatağıma uzandım, dalmışım. Gecenin bir vakti uzun, uzun çalan zilin sesiyle yataktan fırladım.  Annemin odası yakın olduğu için benden önce kapıya varmıştı. -Hayırdır inşallah! Kim ki bu saatte? Kim o? derken bir yandan da kapının gözetleme deliğinden bakarak, bu münasebetsiz saatte kapıyı çalanın kim olduğunu görmeye çalışıyordu. Dışarıdan eniştemin sesini işittim.  Annem her gece yatmadan önce sırasıyla çevirdiği tüm kilitleri aceleyle açarken, bir yandan da enişteme sorular yağdırıyordu.
    -Erkan! Oğlum ne işin var senin burada? Arda’ya bir şey mi oldu yoksa? Dur açıyorum,bekle... Hay Allah! Hay Allah!
    -Anne, Sema evde yok, burada mı?  Yüzünde, tek ümidim burası eğer burada da yoksa az sonra dağılacağım ifadesi vardı. Şaka mı bu? Aklıma ilk gelen soru bu oldu. Ancak birazdan gülecekmiş gibi de görünmüyordu . Sorunun garipliği annemi de, beni de şaşkına çevirmişti, ne diyeceğimizi bilemez halde öylece kalakaldık.
    -Yok mu? Nereye gider ki bu saatte? Gece buradaydı, oturduk, sonra  geç oldu, yukarı çıktı. Evde olmalı. İyice baktın mı her yere? Arda’nın yatağında uyuyakalmış olmasın? Ya da tuvalette belki…
Ayağına geçirecek bir şey ararken ben annemden önce  merdivenleri üçer beşer tırmanarak üst kata varmıştım çoktan. İlk olarak Arda’nın odasına,  yatağına, yatak altına, odalarındaki yatak ile duvar arasındaki daracık boşluğa, banyoya, hatta perdeleri açıp küvetin içine, küçük tuvalete, mutfağa, mutfak balkonundan aşağıya, her yere baktım. Yoktu, sanki buhar olup uçmuştu. Şaşkındım. Aklıma  birileri tarafından kaçırılmış olabileceği bile geldi. Gazetelerde buna benzer haberleri sıkça okuyorduk ama hiç kimse rızası olmadan bir kadını kocasının yatağından sessizce kaçırmaya kalkmazdı herhalde.  Annem merdiven çıkarken nefes nefese kalmış, sessizce dizlerini dövüyordu. Komşuların uyanıp olaya dahil olmalarından korkuyordu, biz her zaman 'kol kırılır yen içinde kalır' inancıyla yaşayan bir aileydik.
     -Bahçeye inip bakacağım, sen Arda’nın yanında kal anne, uyanıp korkmasın çocuk diyerek merdivenlere yöneldi eniştem, ben de arkasından onu takip ettim.

Ablamın aşağıda olması uzak ihtimal gibi görünse de, çaresizlik içinde ikimiz de bu ihtimale bel bağlamıştık.İnsanın çaresizlik karşısında ne kadar yaratıcı olabileceğini görmek beni hep şaşırtmıştır. Babam ölmeden bir iki hafta öncesine kadar günden güne kötüleyen hastalığına rağmen  iyileşme ümidini hiç kaybetmemişti. Bunlar gelip geçici arazlardı ve o bir sabah sapasağlam ayağa kalkıp,  eskitmeye fırsat bulamadığı lacivert takımıyla, öldüğünde  adettendir diyerek annemin sokak kapısının önüne bıraktığı siyah iskarpinlerini  giyerek lokaldeki arkadaşlarını görmeye  gidecekti. Biz de bu acıklı pembe yalanın yaratıcı ortaklarıydık. Babamın dönüşte getirdiği baklavayı tüm komşularla birlikte yerken, onun iyileşmesini kutlayacaktık. Vücuduyla dalga geçer gibi her gün yeni bir iz bırakarak ilerleyen hastalıkla mücadelede kaybettiğini anladığı gün babam tamamen sustu, başını öne eğdi, gözlerini yerden ayırmadan düşüncelere daldı. O günden sonraki iletişimi bize söylediği birkaç kelimeden ibaretti. -Ağrım çok bana bir şeyler verin.  En çok, ölümü mü yoksa hep sağlam duruşlu, her sorunun üstesinden gelebilecek kadar güçlü bildiğim babamın o yalnız, çaresiz, yenik düşmüş hali mi koydu bana bilemedim. 

Babamın mesnetsiz umutları gibiydi, bizim bahçede ablamı arayışımız. Dört kat merdiveni koşar adımlarla inip apartmandan dışarı çıktık. Evimizin bulunduğu sokak boyunca sağlı sollu park etmiş arabalar ve iki apartman ilerimizdeki sokak lambasının bize yansıyan loş ışığından başka görünürde hiç kimse yoktu.  Kediler, köpekler bile kaybolmuştu ortadan, sadece caddeden tek tük geçen arabalarla, bir kaç sokak öteden duyulan ramazan davulunun sesi o kadar. Tam alacakaranlık kuşağından fırlamış gibi ürpertici bir geceydi benim için. Dış kapıdan sağa kıvrılıp otopark olarak da kullanılan arka bahçeye geçtik. Orada da kimse yoktu. Eniştem sürekli nerede olabilir, nereye gidebilir bu saatte diyerek kendi kendine konuşuyordu. Aklıma hiçbir şey gelmiyordu. Annem üst katta balkondan bize bakıyordu. Konu komşuya malzeme olmaktan çekindiği için seslenemiyordu da. Korkmaya başlamıştım artık. Kötü şeyler geliyordu aklıma. Parkın ortasında amaçsızca bekliyorduk, neyi beklediğimizi bilmeden. Tam o anda sessizce, adeta süzülerek eve doğru yaklaşan bir arabanın farlarıyla aydınlandı bulunduğumuz karanlık bahçe. Işık gözlerimizi aldığından içindekileri göremedik. Bizi farkedince çok kısa bir duraksamadan sonra süratle geri çekilerek gözden kayboldu. Arabadan inip bahçede yürüyen karaltının kim olduğunu anlamadım önce, bir siluetti yalnızca. Salınarak yavaş adımlarla ilerlerken kabarık saçları sağa sola dalgalanıyordu. Ablam olabilir miydi? Şaşkınlığım o kadar büyüktü ki, tüm endişelerim yok olmuştu birden ama sevinç de yoktu içimde. Yaklaştığında yüzündeki ifadenin kızgınlık mı, korku mu, utanç mı olduğunu kestiremedim ama bakışlarından ürkmüştüm. Soğuk ve yabancı bakıyordu bize.
     -Pis orospuuuuu! Nereden geliyorsun? Kimdi o herif? Ne susuyorsun söylesene, hadi söyle diyerek parkın ortalık yerinde ablamın suratına okkalı bir tokat atarak yüzüne tükürmedi eniştem. Saydıklarımın hiçbirini yapmadı.  Sadece iki kelime etti, tüm olayı bir çırpıda özetleyen iki küçücük kelime.
     -Ben anladım...
Ve bizi orada bırakarak hızla eve doğru yürüdü, ablam da arkasından...  Onları takip etmedim, aralarındaki konuşmaları merak etsem de duymak istemiyordum. Ablamın küçük düşmesine, horlanmasına tanık olmak istemiyordum. O an belki de ablamdan daha çok, ben korkuyordum eniştemden. Arkalarından yukarı çıktım. Annem olanları görmüş olacak ki, bizim daireye inmiş kapıda beni bekliyordu. İçeri girer girmez arkamdan tüm kilitleri tekrar çevirdi ve hiç bir şey konuşmadan yataklarımıza girdik. O gece annemin de benim gibi uyumadığından emindim. İkimiz de yukarda ablamla eniştem arasında olanları merak ediyorduk ve üst kat acayip sessizdi.

Sabah okula gittim ama aklım evdeydi. Ablam ne yapıyordu, eniştemle aralarında nasıl bir konuşma geçmişti? Ablam neden öyle yapmıştı? Gece yarısı kiminle beraberdi? O kadar çok bilemediğim ve anlamadığım şey vardı ki bu olaya dair, aklım hep bunlarla meşguldü. Derse kafamı veremedim, okula geldiğim için bin pişmandım. Bugün ailemiz için olağandışı bir gündü, babamın öldüğü gün gibi değildi  ama yine de büyük bir terslik vardı ortada. Çıkışta oyalanmadan doğruca eve gittim. Ablam bizdeydi, annemle karşılıklı oturuyorlardı. Dün akşamdan bu yana beden olarak küçülmüş, yaşça çok büyümüş göründü gözüme. Gözleri kıpkırmızıydı, belli ki gece boyunca ağlamıştı. Eniştem ona ne demişti? .Aklım çok karışıktı, bir yandan cezalandırılmasını gerektirecek kadar kötü bir şey yaptığını düşünüyordum, diğer yandan da o benim ablamdı, canı yansın istemiyordum. Annem, içeri girdiğimde ablama beni göstererek kaş göz işareti yaptı. Neyi, kimden gizliyorlardı ki? Koskoca bir kızdım ben, neredeyse ablamın evlendiği yaştaydım. Evlenirken büyük, öğrenciyken küçük mü olunuyordu?  –Bu saçmalık, niye susuyorsunuz ki? diyerek yanlarına çöktüm ve sorgulu gözlerimi üzerlerine diktim. İlk olarak gözüm ablamın ellerine, oradan da tırnaklarına takıldı. Daha önce bir insanın tırnaklarının böyle morardığını hiç görmemiştim. Ablam ellerini o kadar çok sıkmıştı ki, avuç içlerine bastırdığı tırnakları köküne kadar mosmordu. O an korktum gerçekten. Ablam hasta olabilirdi, ölebilirdi bile üzüntüden, o gün buna inanmıştım.

 Arabasından indiği adama âşık olduğunu söyledi. O da ablama âşıkmış. Bunu anlamak benim için güçtü. Yasak aşk diye bir şeye inanmak istemiyordum. İnsan evlendikten sonra başka birine âşık olabilir mi? Ablam evlendiğinde onun neler hissettiğini bilemeyecek kadar küçüktüm. Hatırladığım, gelinliğinin içinde çok güzel göründüğüydü. Ben de büyüyünce gelin olacağım diye geçirmiştim aklımdan. Eniştem çok uzaklara götürdüğü için, ablamı  sadece bayramlarda görebiliyorduk. İzmir’deki evlerine bir kez, o da yeğenim Arda doğduğunda annemle birlikte gitmiştik. Sonra da babam ağırlaştığında  ablam oğlunu da alarak uzun süreliğine bizim yanımıza gelmişti, eniştem onlarla değildi. Evliliklerini değerlendiremeyecek kadar kopuktum olaylardan ve aklım başka yerlerdeydi. Dalıp gittiğim düşüncelerden ablamın sesiyle sıyrıldım. -Ben onunla evlenmeyi hiç istemedim, beni siz zorladınız, çok gençtim karşı koyamayacak kadar küçüktüm. Annem sürekli ablamı dürterek,
     -sus, komşular duyacak, bizi dünya âleme rezil etmek mi istiyorsun? diye söyleniyordu. Ne diyeceğimi bilemez halde onları izliyordum. Ablamın yüzünde gördüğüm keder sözlerle anlatılacak gibi değildi.  Ne olacaksa olsun bakışıydı gözlerindeki, iki yıl önce babamın gözlerinde yakaladığımın aynısı. Gözlerindeki pırıltının yok olmaya başladığını ilk o an fark ettim. Geçen zaman içinde bu yok oluş azalmayıp arttı. Puslu bir griye dönüşen gözlerinin rengi gibi, kişiliği de eskiye göre soğuk, mesafeli ve suskun olmuştu ablamın. 
Annem o gün, -ilk ve son kez söylüyorum bir daha yüzünü bile görmeyeceksin o adamın, efendi gibi oturacaksın evinde tabi kocan izin verirse, yoksa sütümü helal etmem sana diyerek ültimatomu çekti. Kendimi bildim bileli, -kızlar yumurta gibidir, bir kez kırıldı mı tamiri olmaz diyerek soyumuzu tavuğa bağlayan annem için bu olay karşısında bu kadar tepkiyle kalabilmek büyük bir şeydi.


Eniştem eve girdikleri o gece ne bir şey sormuş ne de söylemişti. Bu sessizlik ablamı iyice delirtmişti. Ne olacaksa razıydı, dövsün, sövsün isterse, ama infazını bekleyen mahkûmlar gibi olmak çok ağırına gidiyordu. Tam bir hafta evde süren sessizlikten sonra, eniştem ablamı karşısına alarak ondan ayrılmayacağını, Arda’nın bu olanlardan haberdar olması halinde onu mahvedeceğini söyleyerek çıkıp gitmiş, zil zurna sarhoş olup gecenin bir vakti eve döndüğünde de ırzına geçer gibi hayvanca sahip olmuştu ablama. Tüm vücudu, yüzü gözü morluklarla doluydu. Olanları ağlayarak anlattığında annem sadece susmuştu, olumlu ya da olumsuz tek bir kelime bile çıkmamıştı ağzından. Bedelin bununla ödenip biteceğine inanmış olmalıydı. Benim midem bulanmıştı. Ablamla konuşmayı, ona sarılmayı, çok üzüldüğümü söylemeyi istiyordum, ama yapamadım.

Bu son konuşmadan sonra eniştem hakkında bir daha hiçbir şey söylemedi ablam. Günden güne içine kapanıyordu. Artık evden dışarı çıkmıyordu. Bize de uğramaz olmuştu. Bütün gün evde oğlunun okuldan gelmesini bekleyerek, yemek yaparak, televizyon izleyerek vakit geçiriyordu. Saçlarını bile taramadığı gün olurdu. Onu sadece annemin pişirdiği yemekleri yukarı çıkardığımda görebiliyordum. Eniştemle karşılaşmaya korkuyordum. Annem de görüşmüyordu. Aynı binada yabancı gibi olmuştuk birbirimize. Bazen okul çıkışında ablamın kapısını çalar, uzun bir süre kapının açılmasını beklerdim. Uykudan yeni kalkmış gibi yüzü gözü şiş kapıyı açardı. Belli ki kendi kendine ağlıyordu. Bir süre sonra ağlamaktan da vazgeçti. Donuk, donuk bakmaya başlamıştı yüzüme. İyice zayıflamış, gözaltlarında mor halkalar oluşmuştu. Bir gün yine Arda’nın sıkıldım diyerek yanımıza inmesinden az sonra büyük bir gürültü koptu dışarıdan. Ardından bağrışmalar… Hemen balkona koştum. Ablam arka bahçede yerde hareketsiz yatıyordu.
                                        ..................................................
-Sokağın boku, püsürü bulaşmış ayakkabılarla namaz kılınan eve mi girilirmiş, diyerek bizi ayağımızı çıkartmadan eşikten içeri sokmayan annem, ablamın defninden hemen sonra eve doluşan insanların ayakkabılarıyla  girmelerine izin verdi. Ben de onun en sevdiği kırmızı yazlık sandaletlerini sokak kapısının önüne bıraktım.



13 Kasım 2010 Cumartesi

istiklal'de bir gece


            
Akşam işten çıkış saatlerine doğru bir heyecan, bir koşuşturma başlar İstiklal'de ve neredeyse sabaha kadar da devam eder. İnsanlar cadde boyunca  aşağı yukarı hareket ederler durmaksızın. Mağazaların vitrinleri spot ışıklarıyla aydınlanır birer, birer. Cadde gelin gibi süslenerek hazırlanır geceye. Ayaküstü yenilen lokantaların kapıları, giren çıkanlarla açılır kapanır. Dönüş yolundakiler çoktan evlerine varmışlardır.  Alemlere akalım havasındakiler de Asmalıya,  Nevizadeye damlamaya başlarlar yavaştan yavaştan. Masalara gelen kocaman tepsilerden mezeler seçilir, rakı bardaklarının üzerindeki  iki parmaklık boşluğa iri buzlar atılır. Bir anda  buğulanan rakı hayranlıkla izlenir içilmeden önce, buzun cama değerken çıkardığı ilk "la" notası ile eğlence başlar.

Önce şerefe, sonra sağlığa, ardından emekliliğe, yeni işe, bekarlığa, evliliğe (buna içeni hiç görmedim) , Ayşe'ye, Fatma'ya, Nazif'e, Süleyman'a derken  masada olan,olmayan herkes için kaldırılır kadehler, bu noktada ben  rakının vefa ile arasının çok iyi olduğunu düşünürüm :)) Kravatlar gevşetilmiş, toplu saçlar sağa sola savrularak açılmış, fethedilmez görünen kale duvarlarında yavaş yavaş irili ufaklı delikler oluşmaya başlamıştır. Yanında sevgilisi, ya da yazılacağı biri bile bulunmayanlar detone sesleriyle  "söyleyin sevgilim nerdeee, istanbul sokakları"nı çığıran çingen şarkıcılara eşlik ederken,  çalgıcının orasına burasına bahşiş sıkıştırırlar.  Birbirlerine tutulmayacak sözleri veren zevat sevecenleşir içtikçe, çünkü rakının arası insancıllıkla da çok iyidir. Mütebessim ifadelerle duymadıkları, duysalarda anlamadıkları konuşmalara kafa sallayıp dururlar sürekli. İşte tam bu saatlerde ya cümbüşün parçası olup ertesi gün yeniden takmak üzere ayağındaki prangaları çıkarıp atarsın, ya da efendi efendi hesabını ödeyip kalkarsın. Ortası olmaz , olsada yakışık almaz. 

                           

İstiklal caddesi ne kadar hareketli, cıvcıvlı ve kalabalıksa, arka sokakları da o kadar ıssızdır Beyoğlu'nun. Gecenin her saatinde tek tük birilerine rastlanır bu hüzünlü sarı sokaklarda. Taksim Hastanesinin yanından Sıraselviler' e çıkılan Liva sokağının dik yokuşunda ağır adımlarla tek başına bir adam ilerler. Az önce önünden geçtiği öpüşüp, koklaşan çiftleri görüp, görmezden gelmiştir. Büyüklük yapayım, utandırmayayım diye düşünür biçare, aslında utanan kendisidir. Çok uzun yıllar öncesinde kalan bu kaçamaklar için yaşlandığını düşünüp,hayıflanır. Sahi, insanlarda bu tür heyecanlar yaş aldıkça solar mı, yoksa bisiklete binmek gibi midir karanlıkta öpüşmek?

                           

Yalnızlar için gelip geçmeye yarayan arka sokaklar ( ki onlar sadece sakin limanlarına giden en kestirme yol olarak kullanırlar buraları), gölge adamlar ve gölge kadınlar için bulunmaz nimettir. Onlar hele bir de aşıksa, sırf  küçük(belki de şehvetli) bir öpücük uğruna karanlığa doğru koşmaya hazır olanlardır. Işıktan uzaklaştıkça gölgeleri büyüyüp karanlığa dönüşenler, karanlığın hangi karaltıları sakladığını akıllarının ucuna bile getirmezler.

                           

Liva sokağına açılan Güllabici çıkmazı  , hep sessiz hep sakin durur bütün bu hengamenin içinde. Akıl hastanelerindeki delileri zapteden eli kırbaçlı gardiyanlara verilen bu adın, sokağa neden verildiği bilinmez. Bilinen, evli bir adama aşık olup ona kuma giden Türkan'ın sokağın sonunda görünen evde artık oturmadığıdır. Her gece o ışığı kimin yaktığını merak eder dururum, tıpkı sokağın adının niçin Güllabici olduğunu merak ettiğim gibi.

                           
                              
Ve kediler... İstanbul'un tüm sokakları gibi, bu sokakların da en az insanlar kadar sahipleridir onlar.
Karın doyurma, iktidarını koruma, hayatta kalma kaygıları bize benzer, lisanları  farklı olsada ;

                      -mauuuuvvvvv, ben sana sıdıkanın yanında dolaşmıcaksın demedim mi laaannnn!
                      -musa abi, yapma abi, o benim dünya ahret bacım abi.
                      -keesss livada görmüşler sizi çöp eşelerken.


                                                           -şışşşşttt, izleniyoruz abi.
                                                           -bu da kim yahu?

Medusa musa ile, sinsi behçet gözlerine flaşı yiyince toz olmasalardı hikayeyi makul bir sona bağlayacaktım elbet. Bizi değil ama teknolojiyi umursadıkları kesin :)


Cihangir'in arka sokaklarından Fındıklı'ya inildiğinde, iş çıkış saatlerine göre epeyce hafifleyen  trafiğin sesinden başka bir ses duyulmaz caddede. Az ötede bambaşka, büyülü, gürültülü bir dünyanın dönmekte  olduğuna ise görmeyen inanmaz. Kendimi ne kadar zorlasam da gece yarısından (benim için 12, bazıları içinse gece 3-4) hemen sonra masayı terkedenlerdenim ben. Hani şu efendi, efendi hesabını ödeyip kalkanlardan yani.  Kulağımda Beyoğlu'nun sesi, yüreğimde ise hiç bir zaman tamamlanmayan bir şarkıyla uslu, uslu ilerlerim Beşiktaş' a doğru.


Beyoğlu'ndan sonra köprünün bu görüntüsü, artçı sarsıntı etkisi bırakır hep benim üzerimde. Sırf bu görüntü için, Avrupa yakasından Anadolu yakasına geçmeye  bayılırım. Tabi, alkollu olup arabayı benim kullandıklarım hariç. :)